Dibine kadar önemsediğiniz birileri, sizi kendisi için yapılmış bir ürün gibi görmeyi bırakmazsa canınız çok acıyabilir. Mesela bir yıl boyunca duygularınızın ne denli güçlü ve ne denli özel olduğunu siz, hayattaki her şeyden daha emin olarak bilirken, sırf hayatınıza devam ettiğiniz için feci şekilde sorgulanır sadakatiniz.
Ulan, ne biçim iş bu!
Sevdim, dibine kadar. İlk defa sevdim hayatımda. İnan inanma arkadaş, sen inanmadınsa ben ne yapayım?
Hala da seviyorum al köpek gibi. Ne yapayım, ilişkim mahvoldu, güvenmek istedim güvenmeme ortam sağlamadı. Konuşmak istedim susturuldum. Ağlamak istedim can sıktım. İlişkiyi kurtarayım diye sokaklara vurdum kendimi, gecenin köründe ayağına gittim suratıma bakmadı. Ne annemin ne babamın ne ablamın sorunluluğu kaldı. En başta ben, bir numaralı hasta insandım. Sorunluydum. Çünkü anam babam mutsuzdu. Ablam ana baba istemiyordu. Ben de ailenin duygusal çökük evladıydım.
Ne yapaydım zor dönemden geçiyorsam, öldürse miydim mutsuz ebeveynlerimi.
Ben o kadar boşveremiyorum.
Sonra da bu ailede çocuk yetiştirmem ben diye bıraktı gitti beni. Sanki çocuk yetiştirecek kadar evlilik psikolojisine girmiş.
Şimdi benim namusluluğum falan hak getire.
Ne yaptımsa yetmedi arkadaş. Ne yapayım daha ben.
Tükenmiştim.. Yardım istedim, gitti başka hatunlarla iletişimini kaybetmemek adına gecenin köründe elin kızlarının evini ziyaret etti. Zihninde en az üç kez aldatıldım. Parmağıma yüzük taktı, sonra baskı duydu aldattı.
Ne bu ya!?
Bir yıl içinde yaptıklarımı silsin, beni terk edişinin üstünden geçen zamanda yaptığım bir şeye takılsın. Diyorum, eşşek gibi seviyorum, ama birlikte olmak istemiyorum, buna gayet hakkım var; çünkü ne zaman karşıma çıksa mahvoluyorum.
Bırak unutayım, bırak devam edeyim yoluma. Kötü an istersen nefret de et, ama hakkımı yeme, ah ederim..
20101231
20101228
Çiçekleri sarıp sarmalamışlar, elinize tutuşturmuşlar. Sırf siz, affedin diye, utanmadan, üşenmeden, gitmiş ceplerini boşaltmışlar, kökünden söküp attıklarını yerine dikin bi zahmet diye, dalından çalınmış bir sürü çiçeği almış size sunmuşlar. Ya da bir tane halkayla gönlünüzü almışlar, evet evet, gözlerinizi kamaştırıp karşınızdakini görmeyesiniz diye utanmadan, ve üşenmeden, gidip o hediyeleri size, siz sırf affedesiniz diye, almışlar.
Sevgi bu değil.
Sevgi bu değil.
20101227
Şimdi dokunmalarını özlediğiniz insanları, o insanlar oldukları için özlediğinizi zannettiğiniz bir süreçte, kendi kanınızı kendi sülüklüğünüzle emiyor, kendi canınızdan alıp kendi canınızı yakıyorsunuz ya; geçer.
Özlediğiniz için dert yanıp, hatta utanmadan kötü hissediyorsunuz... Hala kötü hissedebildiğiniz için şaşırıyorsunuz. Hak edişin anlamını sorguluyorsunuz, çoğu zaman çok keyif alıyorsunuz sadece yaşamaktan ve yaşamın kendisinden; ama biliyorsunuz dibine kadar biliyorsunuz, varsa hak etmek diye bir şey, hak edişin kendisinden çok uzak bir gölgeydi vaktinde sevdiğiniz insan.
Evet, siz bir gölgeyi sevdiniz, o ise sizin bedeninizi sevdi.
Özlediğiniz için dert yanıp, hatta utanmadan kötü hissediyorsunuz... Hala kötü hissedebildiğiniz için şaşırıyorsunuz. Hak edişin anlamını sorguluyorsunuz, çoğu zaman çok keyif alıyorsunuz sadece yaşamaktan ve yaşamın kendisinden; ama biliyorsunuz dibine kadar biliyorsunuz, varsa hak etmek diye bir şey, hak edişin kendisinden çok uzak bir gölgeydi vaktinde sevdiğiniz insan.
Evet, siz bir gölgeyi sevdiniz, o ise sizin bedeninizi sevdi.
20101224
Eskiyen.
-"ben mutlu olamayacağım elif"
-"olacaksın.
önce mutluluğun ne olduğunu sorgulayacaksın
sonra mutluluğun eş anlamlılarını bulacaksın
sonra onun ne olmadığını öğretecekler sana
ve ne olduğunu tamamen kendi başına öğreneceksin.
...
Bininci defa hoşçakal,
Umarım bu son olur.
20101221
Şimdi denizaşırılıklarla kendiliğinden boğuşmak isteyen insanlarla konuşabiliyorum. Kendini sevişlerin kelime anlamını dibine kadar hissedebiliyorum. Bastıramadığım bir öfkeyi şimdi dizginleyebiliyorum. Şimdi gülümseyişleri derinden isteyerek armağan edebiliyorum. Paylaşabiliyor, umabiliyorum. Hayal edebiliyorum, çekinmiyorum. İsteyebiliyorum. İçimin sızısını iyileştirebiliyorum. Yeterince sağlam kalmışlığımla, kendimle övünebiliyorum... Sözcüklerime güveniyorum.
20101214
20101212
Silinmiş, saçma sapan fotoğraflara bile anlam yükleyecek kadar yitirmişim derinliğimi. Derin sandığım benliğim ölmüş, sanal yazıları yazgı farz edecek kadar beyinsizleşmişim. Kendime duyduğum kızgınlık kendim dışındakilere duyduğum kızgınlığın çok çok üzerinde.. Olmadı, olmuyor diyen bir insanla hala olabileceğimi düşünmüş olmamdan dolayı kendimden tiksiniyorum. Demek olan buymuş, demek herkesin yaşadığı duygular böyleymiş.
Demek herkes gibi sevmemenin neticesi, herkes gibi hissetmekmiş.
Demek herkes gibi sevmemenin neticesi, herkes gibi hissetmekmiş.
20101211
20101208
20101205
Ben bir pazartesi günüydü,
Unuttuğum düşüncelerimi cebime doldurup alelacele,
Ve koşar adım çıkıp kapıdan unutunca anahtarları,
Hep geç kaldığım gibi gene geç kalmıştım haftaya.
Ben bir pazar günüydü,
Çok fazla çekmişim kafayı bir gece evvel,
Yolunu unutmuşum en tanıdığın, kaybolmuş bedenimle,
Pazardı evet hatırlıyorum netlikle,
Ben o pazar gününde,
Gene küfrederek ve sırılsıklam yağmurdan,
Çünkü hep unuturum koşmayı yağınca,
Paçalarım ve çoraplarım ve saçlarım ve omuzlarımla,
Kaybolmuş ve unutmuştum yolumu,
Her sokak güneşsiz, sırılsıklam ve kupkuru, susuz kalmış
Ve bir Allah'ın kulu da basmamış adımını dakikalar olmuş ve saatler
Ve ben bulduğum ilk sokakta yağmur altında
Saatlerce dikilmiş ve beklemiştim bildik aydınlığını günün,
Ben o pazar günüydü, saat altıyı yirmi dört geçe
Islak bir burun ve kırmızı bir gölgeyle bulmuştum yolumu da,
İşte o bahsettiğim pazartesiyi etmiştim sabahın körüydü,
Eve girmiş ve evden çıkmıştım
Cebim tıkıştırılmış düşünce ve
İçim bir dolu karanlıkla dolu
Tüm miş'li geçmişlerimi de unutmuş ve bir ıslık çalarak
Kapıyı ardımdan nasıl çekmiştim anlamam
Mutsuz olduğumu unuttuğum ve mutlu olduğum
Ve anahtarımı unutup kapıda kaldığım
Ve okumayı unutup kitapları küstürdüğüm
Ve sevmeyi unuttuğum, bir dolu küskün ve eskimiş
Ve yalnız, ve dertli, ve uzak dostla
Ceplerimi boşalttıkça havayla doldu beynim
Bir pazartesiydi ben kapıda kaldım,
Bereket ki değiştirmiştim kahverengi paltomu,
Bereket ki ters yüz edip geri koymuştum yerine
Beynimi
Ben, bir pazartesiydi,
Günleri karıştırıp hayata karıştım,
Hayat karıştı, beynim ters yüz,
Ben bir salı günüydü,
Üşütmüştüm ve yalnızdım ve beş kuruş yoktu cebimde,
O gün anladım ki ben,
Cep düşünceyle doluysa başka yer bırakmıyor bir şeye.
Dedim, bir salı günü, öyle olsun
Ben, unuttuklarımın cezasını çekeyim,
Ceplerim dolu, ve ölesiye boş, gerekirse yalın ayak,
Ve ölesiye yalın,
Ben hep yaşamaya bu günkü kadar uzak,
Ve bu günkü kadar geç kalacağım.
Unuttuğum düşüncelerimi cebime doldurup alelacele,
Ve koşar adım çıkıp kapıdan unutunca anahtarları,
Hep geç kaldığım gibi gene geç kalmıştım haftaya.
Ben bir pazar günüydü,
Çok fazla çekmişim kafayı bir gece evvel,
Yolunu unutmuşum en tanıdığın, kaybolmuş bedenimle,
Pazardı evet hatırlıyorum netlikle,
Ben o pazar gününde,
Gene küfrederek ve sırılsıklam yağmurdan,
Çünkü hep unuturum koşmayı yağınca,
Paçalarım ve çoraplarım ve saçlarım ve omuzlarımla,
Kaybolmuş ve unutmuştum yolumu,
Her sokak güneşsiz, sırılsıklam ve kupkuru, susuz kalmış
Ve bir Allah'ın kulu da basmamış adımını dakikalar olmuş ve saatler
Ve ben bulduğum ilk sokakta yağmur altında
Saatlerce dikilmiş ve beklemiştim bildik aydınlığını günün,
Ben o pazar günüydü, saat altıyı yirmi dört geçe
Islak bir burun ve kırmızı bir gölgeyle bulmuştum yolumu da,
İşte o bahsettiğim pazartesiyi etmiştim sabahın körüydü,
Eve girmiş ve evden çıkmıştım
Cebim tıkıştırılmış düşünce ve
İçim bir dolu karanlıkla dolu
Tüm miş'li geçmişlerimi de unutmuş ve bir ıslık çalarak
Kapıyı ardımdan nasıl çekmiştim anlamam
Mutsuz olduğumu unuttuğum ve mutlu olduğum
Ve anahtarımı unutup kapıda kaldığım
Ve okumayı unutup kitapları küstürdüğüm
Ve sevmeyi unuttuğum, bir dolu küskün ve eskimiş
Ve yalnız, ve dertli, ve uzak dostla
Ceplerimi boşalttıkça havayla doldu beynim
Bir pazartesiydi ben kapıda kaldım,
Bereket ki değiştirmiştim kahverengi paltomu,
Bereket ki ters yüz edip geri koymuştum yerine
Beynimi
Ben, bir pazartesiydi,
Günleri karıştırıp hayata karıştım,
Hayat karıştı, beynim ters yüz,
Ben bir salı günüydü,
Üşütmüştüm ve yalnızdım ve beş kuruş yoktu cebimde,
O gün anladım ki ben,
Cep düşünceyle doluysa başka yer bırakmıyor bir şeye.
Dedim, bir salı günü, öyle olsun
Ben, unuttuklarımın cezasını çekeyim,
Ceplerim dolu, ve ölesiye boş, gerekirse yalın ayak,
Ve ölesiye yalın,
Ben hep yaşamaya bu günkü kadar uzak,
Ve bu günkü kadar geç kalacağım.
haziran.
Saat, geç. Erken, geçten çok erken. Daha geç değil saat. Daha kola içilir, votka içilir, şarap içilir. Tekila içilir. Ekmeğe yağ bile sürülüp yenilir. Saat, biraz daha geç şimdi, dakika geçti. Fonda bir müzik, durmadan kendini tekrarlıyor: Kendime benzetiyorum. Birleştirilmiş basit notalarla birilerinin geçine, erkenine, gecesine veya gündüzüne katılıp hemen ardından adı ve sihri ve hissi ve fikri silinen. Bazı şeylerden vazgeçebilmeyi öğretmeliyim kendime artık: Susabilmeliyim mesela, saatlerce çalışmamalı çenem, hayatımın dibini merak etmiyor kimse, anlamalıyım. Bozulmamalıyım mesela, surat asmamalıyım, sık sık da ağlamamalıyım. Sonra, EGO'ya ve Büyükşehir Belediyesi Özel Halk Otobüsleri'ne, sanki bir yerlerden çekip gitmişim hissiyle binerek, cam kenarına ve yalnız başıma oturduğumda ekstra anlam yüklememeliyim. Dinlediğim şarkıların sadece notalar, duraklar, diyezler ve bemoller ve çalgılar ve elektronik eklentiler olduğunu aklımdan çıkarmamalıyım. Mesela o kadar zor gelmemeli bana sevilmeyişler. Sevmemeyi becerebilen birinin sevilmemeyi kaldıramamasının sebebi ne olabilir? Mesela renklerin de, doğadan çalınmış ve kirletilmiş yapaylıklar olduğunu unutmamalıyım. Bir de, hala ve hep, çocuk kalmamalıyım.
Saat, fazlaca geç. Fazlaca geçe bu kadar yaklaşmışken, fazlaca erkene de fazlaca yakın olduğumu unutmamalıyım... Son aylarında gidilir okula, ne daha önce ne daha sonra. :)
Saat, fazlaca geç. Fazlaca geçe bu kadar yaklaşmışken, fazlaca erkene de fazlaca yakın olduğumu unutmamalıyım... Son aylarında gidilir okula, ne daha önce ne daha sonra. :)
20101203
3 Aralık 2010- Elveda.
Bunu da yaşamalıydım. Zamanı gelmişti.
Kararlar alırım, arkadaşlarımla görüşürüm, sinemaya tiyatroya giderim, kitaplar okur yollara vururum bedenimi, sarhoş olurum kahkaha atarım yırtınarak ağlarım. Yazarım, yazarım... Konuşurum, daha az konuşurum, daha çok susarım. Daha az ağlarım, daha çok gülümserim, tebessümüm kahkahaya döner, yolculuklardan daha çok haz alırım, artık daha az bakarım mesajlarına, resimlere.
Bu süreç dayanılmaz görünüyor, dayanılır efendim bal gibi dayanılır... Beni yıkamaz, beni ezip geçemez kalbi onca küçük bedeni sadece şişik bir insan. Şişirilmiş ilişkilerden yaşatmadım kendime, içine hava üflemedim gururumun. Olduğum insanı şişirmedim, küçüksem küçüktüm deneyimsizsem deneyimsizdim nedir, hata mı ilk defa sevmek?
Dayanılıyor her şeye. Başkalarına bunu söylemek kolaydı, şimdi kendi kendime söyleme zamanım geldi. Bunu da yaşamalıydım, artık okulum bitmek üzereyken, hayata bu denli atılası konumdayken, hayatın çok başındaki bir insanla ne kadar sürebilirdi ki?
Olmadıysa olmadı, sevmediyse sevmedi nedir. Gururum sapasağlam yerinde, ezip büzmeyeceğim kendimi. Köşemde tozlanmayacağım.
Düşlerim var hala, düşlerim düşürmeyecek beni artık. Kayıp kazanç yok, alışveriş değildi bu, bir veresiye defteri dürüp veremem kimseye. Giden gitti, dramatize etme hakkım var da, gereği yok.
Herkes kendi hayatını yaşıyordu, ben kendimin olmayan hayatını hiç sevmemiş ve görev gibi sürdürmüştüm. Ne anlaşıldım, ne dinlenildim, ne önemsendim. Değerim bu değil. Hayatlara dokunurum ben, hayatlarda hademelik etmem. Küçücük dertleriyle mutlu olmayı seçsin küçük insanlar, oyuncaktan farksız sevgilileriyle gülüp eğlensinler.
Ben bu yolda yalnızlığı seçiyorum. Şimdi şu anda, 3 Aralık'ın son dakikasında,
Seven tarafımı bayıltıyorum.
Hoşçakalsın, hayatımda ilk kez "elveda" sözünü kullandım bu da bir şey :)
Kararlar alırım, arkadaşlarımla görüşürüm, sinemaya tiyatroya giderim, kitaplar okur yollara vururum bedenimi, sarhoş olurum kahkaha atarım yırtınarak ağlarım. Yazarım, yazarım... Konuşurum, daha az konuşurum, daha çok susarım. Daha az ağlarım, daha çok gülümserim, tebessümüm kahkahaya döner, yolculuklardan daha çok haz alırım, artık daha az bakarım mesajlarına, resimlere.
Bu süreç dayanılmaz görünüyor, dayanılır efendim bal gibi dayanılır... Beni yıkamaz, beni ezip geçemez kalbi onca küçük bedeni sadece şişik bir insan. Şişirilmiş ilişkilerden yaşatmadım kendime, içine hava üflemedim gururumun. Olduğum insanı şişirmedim, küçüksem küçüktüm deneyimsizsem deneyimsizdim nedir, hata mı ilk defa sevmek?
Dayanılıyor her şeye. Başkalarına bunu söylemek kolaydı, şimdi kendi kendime söyleme zamanım geldi. Bunu da yaşamalıydım, artık okulum bitmek üzereyken, hayata bu denli atılası konumdayken, hayatın çok başındaki bir insanla ne kadar sürebilirdi ki?
Olmadıysa olmadı, sevmediyse sevmedi nedir. Gururum sapasağlam yerinde, ezip büzmeyeceğim kendimi. Köşemde tozlanmayacağım.
Düşlerim var hala, düşlerim düşürmeyecek beni artık. Kayıp kazanç yok, alışveriş değildi bu, bir veresiye defteri dürüp veremem kimseye. Giden gitti, dramatize etme hakkım var da, gereği yok.
Herkes kendi hayatını yaşıyordu, ben kendimin olmayan hayatını hiç sevmemiş ve görev gibi sürdürmüştüm. Ne anlaşıldım, ne dinlenildim, ne önemsendim. Değerim bu değil. Hayatlara dokunurum ben, hayatlarda hademelik etmem. Küçücük dertleriyle mutlu olmayı seçsin küçük insanlar, oyuncaktan farksız sevgilileriyle gülüp eğlensinler.
Ben bu yolda yalnızlığı seçiyorum. Şimdi şu anda, 3 Aralık'ın son dakikasında,
Seven tarafımı bayıltıyorum.
Hoşçakalsın, hayatımda ilk kez "elveda" sözünü kullandım bu da bir şey :)
Attila Jozsef
HAYKIRAN BEN DEĞİLİMHaykıran ben değilim, yer gümbürdüyor,
Dikkat et, dikkat, çünkü çıldırdı şeytan,
Uzan kaynakların duru dibine,
Yapış pencere camına,
Gizlen elmasların ışıltısı ardına,
Taşlar altında böcekler arasına,
Gizle kendini sıcak ekmek içinde,
Sen yoksul, sen.
Yeni sağanaklarla süzül toprağa -
Boşuna yıkanıyorsun kendi içinde,
Yalnız başka suda yıkayabilirsin yüzünü,
Bir çim yapracığında minik bir uç ol
Daha büyük olacaksın bu dünya ekseninden.
Hey, makineler, kuşlar, yapraklar, yıldızlar!
Kısır anamız çocuk için yakarıyor.
Dostum, değerli, sevgili dostum,
İster korkunç, ister olağanüstü,
Haykıran ben değilim, yer gümbürdüyor.
Dikkat et, dikkat, çünkü çıldırdı şeytan,
Uzan kaynakların duru dibine,
Yapış pencere camına,
Gizlen elmasların ışıltısı ardına,
Taşlar altında böcekler arasına,
Gizle kendini sıcak ekmek içinde,
Sen yoksul, sen.
Yeni sağanaklarla süzül toprağa -
Boşuna yıkanıyorsun kendi içinde,
Yalnız başka suda yıkayabilirsin yüzünü,
Bir çim yapracığında minik bir uç ol
Daha büyük olacaksın bu dünya ekseninden.
Hey, makineler, kuşlar, yapraklar, yıldızlar!
Kısır anamız çocuk için yakarıyor.
Dostum, değerli, sevgili dostum,
İster korkunç, ister olağanüstü,
Haykıran ben değilim, yer gümbürdüyor.
.B.
Zordur, sevdiklerinden ibaret bir dünyaya sığdırabilmek bedenini. Sevdiklerinden başkasının incitmediği kendini, sevdiklerinden ve daha da kötüsü kendinden koruyabilmek. Çok da zordur, diğerlerinin olmadığı bir hayatı düşlemek, yalnızlıktan değil de sahtekarlıktan korunarak yaşamak. Düştüğünde seni ayağa kaldıramayacak kadar yorgun, bitkin, bıkkın, kendi derdine düşmüş ve hayattan şikayetçi insanları sevmek de zordur. Elini uzattığında elinin hep boş kalması sonucunda elini bir daha uzatamamak, elini uzatıp elinin boş kalmasından daha da zordur. Gözünü göğe dikip gülümsediğinde, göğe bakıp orada ne var diye düşünmeyecek hiçbir yabancının olmadığı bir sokakta elini kolunu sallayarak yürüyebilmek zordur. Yegane paylaşımının paylaşma isteği olduğu insanların seni kendinden başka kimseyle ve hiçbir şeyle paylaşamaması zordur. Konuşmaya çalıştığında sana bakmadan, salt seni dinleyebilecek ve sözcüklerine yoğunlaşabilecek dostluklar kurmak zordur. Herkesin herkese bu kadar kötü davrandığı bir dünyada, sana iyi davranılmasını hala isteyebilmek zordur. Mekanik duygular beslemediğinde, duygularının incinmesi, dizlerinin kanaması, gözlerinin dolması zordur. İncinmiş halde yola devam etmeyi, sırf gururundan, daha çabuk, daha da çabuk istemek de zordur. Senin şekilci olmadığın bir hayat düşlemene inat, bizzat senin "şekil" olmanı isteyen insanlarla olmak zordur. Çocukken tutulmuş anı defterlerinde karalı "seni seveni sen de sev, sevmeyeni ise sakın sevme" türü cümlelerin yıllar sonra anlam kazandığına tanık olmak da zordur. Gitgide daha da içi boşalan bir neslin, kendini doldurmaya çalışan ve boşluğundan utanan bir bireyi olmak da zordur. Gelinecek dünyanın bu olduğunu ve bu dünyanın başkalarının da geleceği dünya olduğunu bilseydin belki de daha çok tohumla ve daha az insanla gelmeyi isteyeceğin bir dünyada yaşamak ve hatta bazen, nefes alabilmek de zordur. Kimsenin kimseyi sadece severek yaşayamadığı, sevginin bu denli ihmal ettiği bir yerde, sadece severek yaşadığın için hata yapmış olman ve hep kaybedenin de eksilenin de kendinin olması, zordur... Hesapsız kitapsız tek bir cümlenin kurulmadığı sohbetlere, kendi kıymetlilerini, kendi dudaklarından dökülen kendi sözcüklerini dahil edecek cesareti bulmak da zordur. Israrla acı çekilen bir yerde, ısrarla acıdan kaçarak mutlu olduğu yanılsamasına, kendisinin bile körü körüne ve su katılmamış şekilde inandığı birini çok sevmek de, çok zordur. Nereye bakarsan onu görürsün, ama görülesi yer bırakmayan insanlığı, toplumu, geneli kabullenmek ve o kervana katılarak kendini azaltacak ve harcayacak bir insan olabilmek de zordur. Sığlaştıran, basitleştiren -ama kolaylaştırmayan- ilişkilerde taraf olmayınca, bir burukluk hissetmemek de zordur. Buz heykellerden olabilmek ne kadar korkunçsa, yumuşacık bir hamur olabilmek de o kadar korkunçtur: Ama ilki ikincisinden daha az korkunçtur... Güvenliğin ne olduğunu, mutluluğun varlığını, huzurun anlamını, aslolanın ve kimliğinin ve kendin olabilmenin önemini sorguladığın anlarda, daha güvenli görünen buzdan heykel kimliğine bürünebilme yeteneği kazanacak kadar çok yaralanmış ve hissizleştirilmiş hale geldiğini kabullenebilmek, çok zordur. Çok özlediğinin seni özlemediğini bilmek de, artık çok özlediğini istemediğin gerçeğini kabullenmek de, artık yalnızlığı seçtiğini tüm hücrelerine belletmek de ve ısrarla seninle ilgilenen karşı cinslerle sadece dostluk ilişkisi yürütebilmen de zordur.
Gene de, bir karar alıp, zor da olsa onu uygulayabilecek cesareti ve gücü kendimde bulabileceğime inanabilmem, güzel.
Gene de, bir karar alıp, zor da olsa onu uygulayabilecek cesareti ve gücü kendimde bulabileceğime inanabilmem, güzel.
20101130
ümit.
Aslolan doğruları unutmak değil, birlikte doğruyu bulmaya çalışabilmekti. Doğruya erişebilecek kadar şanslı olanları hayatına buyur edebilmekti. Birlikte gururlanabilmekti cümlelerden, susturmamaktı. Aslolan doğrulara sırt çevirmek değildi; ortak doğrular belirleyebilmekti.
Birgün mutlaka.
Birgün mutlaka.
20101129
değil.
"Güç"
uzak durmakta mı
yaklaşmakta mı mümkün?
hiç düşmemek için
yürümemek ve yola çıkmamak mı
yalnız başına yürümek mi
kişi
en büyük farkındalıkları
kendisi keşfederken
hep mi acı çekmeli?
veya
acı vermekle mi anlam kazanıyor bedenler.
Ötesi yok sanılan her şeyin ötesini
görebilme gücümüz olsaydı
yaşamamayı mı seçerdik
daha mı mutlu olurduk?
İnsan denilen
bir uzuv bir delik
cinsiyetten bağımsız insan
yok mu?
Bağlayarak ya da
bağlanarak
Ama hep birileriyle
bir şeylerle
böyle mi yaşanmalı hayat
kendini mutlu edecek
oyalayacak şeyler bularak
sahte sevgiler ve gereksiz bağlılıklarla
yalnızlığı kendi kendime seçmek için
illa birilerinin bunu onaylaması mı lazım
"Güç"
Mümkün mü?
Devam edebilme gücü...
Değil.
uzak durmakta mı
yaklaşmakta mı mümkün?
hiç düşmemek için
yürümemek ve yola çıkmamak mı
yalnız başına yürümek mi
kişi
en büyük farkındalıkları
kendisi keşfederken
hep mi acı çekmeli?
veya
acı vermekle mi anlam kazanıyor bedenler.
Ötesi yok sanılan her şeyin ötesini
görebilme gücümüz olsaydı
yaşamamayı mı seçerdik
daha mı mutlu olurduk?
İnsan denilen
bir uzuv bir delik
cinsiyetten bağımsız insan
yok mu?
Bağlayarak ya da
bağlanarak
Ama hep birileriyle
bir şeylerle
böyle mi yaşanmalı hayat
kendini mutlu edecek
oyalayacak şeyler bularak
sahte sevgiler ve gereksiz bağlılıklarla
yalnızlığı kendi kendime seçmek için
illa birilerinin bunu onaylaması mı lazım
"Güç"
Mümkün mü?
Devam edebilme gücü...
Değil.
Bugün kapattım kapıları üstüme, kilitledim içerden de iletişimden saldım sandım kendimi, dışardakileri bıçakla kesmiş gibi. Ağzımda bir iki lokmayı sağa sola ittirdim, yutkundum ve evdeki yokluk seviyesinin yoğunluğunu evdeki kahvenin tükenmiş olmasından dehşetle gördüm.
Canlar yakmaya alışkınım, galiba sistem kalbinin kırılması ya da kalp kırmak şeklinde işliyor. Fazlasıyla basite kaçan bu düşünce, benim kendimden nefret etmeme zerre engel olamıyor.. Ayaküstü birilerinin kabusu, birilerinin de ara bozucusu oldum. İyi niyetliydim de diyemem, art niyetten ibaretim onu anladım. Beni dengeleyebilen bir tek insan vardı o da gitti ya, şimdi aldım tefi elime, salla babam salla...
Çok iyi sanıyorlar beni, "sen çok iyi bir insansın". Cihan bile hala "sen meleksin" diyor bana.. Evet ucuz bir benzetme olacak ama şeytan da bir melektir.
Sabit bir insan olmadığımı anladım da, sabit olmamak için kendi kendimi zorlamak nedir onu bilmiyorum. Düşünceler ve hayati kararlarla kendi kendime güç katamayacak olduğumu bilmeme rağmen, kendimi olduğum insan olarak sevemeyişimin sebebi ne? Sanki varlığım, hayatımı zorlaştırmaktan başka bir amaç gütmüyor. Sanki yokluk daha bir tercih sebebi gibi...
Güç kalmadı sanki enerjim yok, tadım tuzum yok, isteğim arzum yok hiçbir şeye. Şimdi emin olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, salt olumsuza yakınsayan hislere bürünmüş bir benlikten başka bir şey değilim.
Mutlu olmayı becerebilecek miyim bilmiyorum, ama zerre inancım varsa namerdim..
Canlar yakmaya alışkınım, galiba sistem kalbinin kırılması ya da kalp kırmak şeklinde işliyor. Fazlasıyla basite kaçan bu düşünce, benim kendimden nefret etmeme zerre engel olamıyor.. Ayaküstü birilerinin kabusu, birilerinin de ara bozucusu oldum. İyi niyetliydim de diyemem, art niyetten ibaretim onu anladım. Beni dengeleyebilen bir tek insan vardı o da gitti ya, şimdi aldım tefi elime, salla babam salla...
Çok iyi sanıyorlar beni, "sen çok iyi bir insansın". Cihan bile hala "sen meleksin" diyor bana.. Evet ucuz bir benzetme olacak ama şeytan da bir melektir.
Sabit bir insan olmadığımı anladım da, sabit olmamak için kendi kendimi zorlamak nedir onu bilmiyorum. Düşünceler ve hayati kararlarla kendi kendime güç katamayacak olduğumu bilmeme rağmen, kendimi olduğum insan olarak sevemeyişimin sebebi ne? Sanki varlığım, hayatımı zorlaştırmaktan başka bir amaç gütmüyor. Sanki yokluk daha bir tercih sebebi gibi...
Güç kalmadı sanki enerjim yok, tadım tuzum yok, isteğim arzum yok hiçbir şeye. Şimdi emin olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, salt olumsuza yakınsayan hislere bürünmüş bir benlikten başka bir şey değilim.
Mutlu olmayı becerebilecek miyim bilmiyorum, ama zerre inancım varsa namerdim..
20101127
20101123
gider.
Zaman tersten akar.
Sonra birisi gelir der ki:
"Gençlik böyle bir şey."
Ve biri avutur:
"Gençsin daha, bulursun yeni birini."
Ve sonra bir başkası der ki:
"Sen, büyüyünce ne olacaksın?"
Ve sonra ötekine döner bakarsınız, o susar,
Konuşmasını istediğiniz tek kişi, hep susar.
Siz de, susmayı öğrenirsiniz zamanla. Yaşamanın, sevmenin, istemenin ve istenmenin tek yolunun bu, mutluluğun salt bununla mümkün olduğunu sanırsınız. Tüm sesinizi sıfırlamışsınızdır, salt görüntü dönmektedir ekranda, birilerinin gıpta edebileceği görüntüler, bakışlar, sarılmalar. El ele yürüyüşler. Ama baş hep eğik. Sesi hep kısık.
Öyle bir çarpıverir eliniz kumandaya, sesi açarsınız yanlışlıkla. Görüntüler azalır ses yükseldikçe. Bir siluet kalmıştır ama hala dönüyordur, ses bozuk bir kaset gibi, çizilmiş bir cd gibi boğuklaşmaya başlamıştır. Bir de görüntünün en durulaştığı anlarda, görüntülerin çok dışında sözcükler son sesle haykırılmaktadır fonda. Fonda kalamaz, taşar görüntüyü aşar, ekranı aşar yerlere dökülür, ıslanırsınız çok ıslanırsınız. Ve üşümüşsünüzdür zaten elleriniz avuçlarınız buz gibidir ve asla eksik kalmayacak burun ucunuz ve gözleriniz de kızarmıştır şişmiştir ve aksi gibi inat gibi ayaklarınız sırılsıklam olmuştur.
Kurulamaya diye eğilirsiniz, eğildiğiniz gibi kalırsınız öyle. Öyle kalmak istersiniz, ezik değil çömelmiş. Halının üstünde oturmuşsunuzdur, halıda oturmaya bayılıyordunuz çünkü, ama halı ıslaktı. Ama engel değildi bu, görüntü dönüyordu hala çok çok zor seçiliyordu yüzler ama kendi sesinizi duyabiliyordunuz orda.
O sesiniz ki susmayı marifet bilmiş, o zaman unutmaya başladığınız konuşmalarınız çömeldiğiniz yerde terk eder sizi. Eğildiğinizle kalırsınız ve ağladığınızı fark etmeden tam bir şok halinde, şaşkınlıkla duyarsınız hep sessizliği seçmiş sizi de sessizleştirmiş susturmuş, konuşunca kötü hissetmenize sebep olmuş o insan kılıcını kuşanmış durmaksızın konuşuyor. Susmuyor hiç susmuyor üst üste kuruyor cümlelerini, ama bunlar bildiğiniz cümlelerdi önceleri sizin söylediğiniz aylar aylar boyunca. Ama unutturmuştur konuşmayı size, sevdiğiniz tek özelliğinizin üstündeki egemenliğinizi de almıştır elinden, bazı inançlarınızla birlikte. Bir sürü hüzünle birlikte cümlelerini üst üste diziyordur o önünüze, arkanıza, eğildiğinizde fırsat bilip sırtınızın üstüne de koymayı akıl edebilmiştir.
"Hadi kalk şimdi" der. "Kalk ve izle gidişimi."
Kalkarsınız.
Susarsınız.
İzlersiniz.
Sonra birkaç insan gelir yanınıza hiç yoktan, omzunuzdakileri savurup atmak için değil de, sizin ayağa kalkışınıza tanık olmak için. Dudakları hareket eder ve gözleri size bakar endişeyle, cümleler kurarlar bilindik ya da iyi gelen, ama duyamazsınız kulaklarınızın uğultusundan. Salt duyduğunuz uzun cümleleri vardır gidenin kulağınızda.
Sonra birileri elini uzatır hiçbir şey demeden, kafanızı kaldırıp bakamazsınız. Gözleriniz çizgi halini almıştır çünkü, göremezsiniz akıp giden zamanı. İnsan selini göremezsiniz, onları gelip geçen ayaklardan ibaret sanıyorsunuzdur çünkü.
Ve kötü hissedersiniz çok kötü hissedersiniz, çünkü sizden başkalarını dileyen, düşleyen, isteyen insanın anısını bile aldatamayacak kadar çok sevmişsinizdir. O kadar çok ki, tüm hücrenizle. O kadar masumca ki, olduğu gibi. Salt sarılarak... Hiçbir isteği olmadan, salt inanarak, güvenerek. Salt gülümseyerek. Ve susmayı bile öğrenmiş olarak kalakalırsınız cümlelerinizi de alıp gitmiştir çünkü. Onun benden başkalarıyla olması ihtimali varken ben ondan başkasına böyle şeyler hissedememeliyim.
Ben acı çekmeliyim. Ben köşemde cezalandırmalıyım kendimi. Ben bunu yapmalıyım.
O sırada KARMA POLICE başlar, tansiyonunuz düşer, başınız döner. Ağlarsınız.
Başınız ezilmiştir ama yaşarsınız.
Çünkü ben yapamıyorum daha fazlasını...
Sonra birisi gelir der ki:
"Gençlik böyle bir şey."
Ve biri avutur:
"Gençsin daha, bulursun yeni birini."
Ve sonra bir başkası der ki:
"Sen, büyüyünce ne olacaksın?"
Ve sonra ötekine döner bakarsınız, o susar,
Konuşmasını istediğiniz tek kişi, hep susar.
Siz de, susmayı öğrenirsiniz zamanla. Yaşamanın, sevmenin, istemenin ve istenmenin tek yolunun bu, mutluluğun salt bununla mümkün olduğunu sanırsınız. Tüm sesinizi sıfırlamışsınızdır, salt görüntü dönmektedir ekranda, birilerinin gıpta edebileceği görüntüler, bakışlar, sarılmalar. El ele yürüyüşler. Ama baş hep eğik. Sesi hep kısık.
Öyle bir çarpıverir eliniz kumandaya, sesi açarsınız yanlışlıkla. Görüntüler azalır ses yükseldikçe. Bir siluet kalmıştır ama hala dönüyordur, ses bozuk bir kaset gibi, çizilmiş bir cd gibi boğuklaşmaya başlamıştır. Bir de görüntünün en durulaştığı anlarda, görüntülerin çok dışında sözcükler son sesle haykırılmaktadır fonda. Fonda kalamaz, taşar görüntüyü aşar, ekranı aşar yerlere dökülür, ıslanırsınız çok ıslanırsınız. Ve üşümüşsünüzdür zaten elleriniz avuçlarınız buz gibidir ve asla eksik kalmayacak burun ucunuz ve gözleriniz de kızarmıştır şişmiştir ve aksi gibi inat gibi ayaklarınız sırılsıklam olmuştur.
Kurulamaya diye eğilirsiniz, eğildiğiniz gibi kalırsınız öyle. Öyle kalmak istersiniz, ezik değil çömelmiş. Halının üstünde oturmuşsunuzdur, halıda oturmaya bayılıyordunuz çünkü, ama halı ıslaktı. Ama engel değildi bu, görüntü dönüyordu hala çok çok zor seçiliyordu yüzler ama kendi sesinizi duyabiliyordunuz orda.
O sesiniz ki susmayı marifet bilmiş, o zaman unutmaya başladığınız konuşmalarınız çömeldiğiniz yerde terk eder sizi. Eğildiğinizle kalırsınız ve ağladığınızı fark etmeden tam bir şok halinde, şaşkınlıkla duyarsınız hep sessizliği seçmiş sizi de sessizleştirmiş susturmuş, konuşunca kötü hissetmenize sebep olmuş o insan kılıcını kuşanmış durmaksızın konuşuyor. Susmuyor hiç susmuyor üst üste kuruyor cümlelerini, ama bunlar bildiğiniz cümlelerdi önceleri sizin söylediğiniz aylar aylar boyunca. Ama unutturmuştur konuşmayı size, sevdiğiniz tek özelliğinizin üstündeki egemenliğinizi de almıştır elinden, bazı inançlarınızla birlikte. Bir sürü hüzünle birlikte cümlelerini üst üste diziyordur o önünüze, arkanıza, eğildiğinizde fırsat bilip sırtınızın üstüne de koymayı akıl edebilmiştir.
"Hadi kalk şimdi" der. "Kalk ve izle gidişimi."
Kalkarsınız.
Susarsınız.
İzlersiniz.
Sonra birkaç insan gelir yanınıza hiç yoktan, omzunuzdakileri savurup atmak için değil de, sizin ayağa kalkışınıza tanık olmak için. Dudakları hareket eder ve gözleri size bakar endişeyle, cümleler kurarlar bilindik ya da iyi gelen, ama duyamazsınız kulaklarınızın uğultusundan. Salt duyduğunuz uzun cümleleri vardır gidenin kulağınızda.
Sonra birileri elini uzatır hiçbir şey demeden, kafanızı kaldırıp bakamazsınız. Gözleriniz çizgi halini almıştır çünkü, göremezsiniz akıp giden zamanı. İnsan selini göremezsiniz, onları gelip geçen ayaklardan ibaret sanıyorsunuzdur çünkü.
Ve kötü hissedersiniz çok kötü hissedersiniz, çünkü sizden başkalarını dileyen, düşleyen, isteyen insanın anısını bile aldatamayacak kadar çok sevmişsinizdir. O kadar çok ki, tüm hücrenizle. O kadar masumca ki, olduğu gibi. Salt sarılarak... Hiçbir isteği olmadan, salt inanarak, güvenerek. Salt gülümseyerek. Ve susmayı bile öğrenmiş olarak kalakalırsınız cümlelerinizi de alıp gitmiştir çünkü. Onun benden başkalarıyla olması ihtimali varken ben ondan başkasına böyle şeyler hissedememeliyim.
Ben acı çekmeliyim. Ben köşemde cezalandırmalıyım kendimi. Ben bunu yapmalıyım.
O sırada KARMA POLICE başlar, tansiyonunuz düşer, başınız döner. Ağlarsınız.
Başınız ezilmiştir ama yaşarsınız.
Çünkü ben yapamıyorum daha fazlasını...
Vardır bir bildiği birilerinin. O birileri ki hep varlar. Gölgelerinin üzerine yürüyorlar, üstüne gittikçe küçülüyor gölgeleri ve kendileri büyüyorlar. Bedenleri yok. Yürümüyorlar, ayakları yok. Konuşmuyorlar ama dudakları var, ses telleri aşınmış haykırmaktan. Geçmişleri var ama yaşamıyorlar artık. Yüzleri hep soluk, gözlerini kırpamayan. Baktığımda bakışlarını kaçırmazlar, öfkeyle karşılık verirler ve bir çeşit yarışa girer. Etrafı illa ki bir şeylerle çevrili bir çift gözü düşman bellerler, düşmanı severler... Vardır bir bildiği birilerinin, onlar istedi diye yaşamayı severiz biz. İncinmiştik, bu kadar. Hani bilek burkulması gibi, gözümüze bakmadan ovuşturmuşlardı ayak bileğimizi. Hissettiğimizi fısıldadığımızda bize kalkar başları, sağ avuç içlerinden destek alıp ayağa kalkarlar sonra sol avuç içiyle ittirirler bizi. Bir kadın olamadan suçlu kadın oluruz. Pis kadın oluruz. Kadınlık kirliliktir artık çünkü. Kadının temel özellikleri hep konuşması, çok konuşması, boş konuşmasıdır. Vardır bir bildiği birilerinin. Kafamı dibine kadar karıştıran bir hayatı önüme sunan ama seçeneklerimi kapatan birilerinin, vardır mutlaka bir bildiği. Yaptığım hataların hatalığını kendi aklımla anlayamam ben. O birilerinin kalıplarını çıkarırım, eski bir sabunla çizerim kollarımı, bacaklarımı. Ölçülerimi yazar veririm ellerine, derler ki "işte busun sen. Bu kadarsın." Sonra kafaları aşağıda, tıslar gibi söylerler: "Git şimdi!" Biz de gideriz. Elimizi uzatırız ve elimiz boş kalır, ama elimizin boş kaldığını göremeyiz biz bize dik dik bakan düşman gözler başımızı kaldırıp elimize, parmaklarımıza, parmaklarımızın birleşim noktasına bakmamıza bir şekil engel olurlar. Biz kendimizi severiz, önemseriz, dinleriz: Ama hep onların sevdiği gibi, onların verdiği önemle, onların kulaklarıyla. Onların vardır bir bildiği hep. Ama ben hiçbir şey öğrenemem hiç.
20101122
20101120
Theodore Zeldin
"Sizin kuşağınız üzerinde büyük bir oyun oynandı. Siz aldatılmış bir kuşaksınız. Size 'mutluluk' diye bir şeyden söz ettiler. Önceleri kapitalizmden ve kişisel çıkarlarınızdan bahsettiler. Sonra bundan biraz utanç duydular ve kendi kendine yetebilmek diye bir şeyden söz ettiler. O ne ki? Yine kişiselliği merkeze alan bir kavram. Sonra da size 'mutluluk' sözcüğünü verdiler. Senin kuşağın 'mutlu olmak' istiyor. Ne demek olduğuna dair de hiçbir fikirleri yok. Ben 'mutluluğa' karşıyım!"
ece temelkuran
Biz anneannemizden daha az mutluyuz. Çünkü anneannemiz bizim kadar çok mutluluk istemiyordu. Bizden bir ya da iki önceki kuşak bizim kadar çok "son" görmedi. İlişkilerde bizim kadar çok son yaşamadılar. İşlerine bizim kadar hızlı son verilmedi, bizim kadar yeniden başlamak zorunda kalmadılar. Her son, yas demektir. Sonlandırdığınız şeyle ilgili ne kadar az şey hissederseniz hissedin bu, böyledir. Dolayısıyla bizler mutluluğun peşinden koşan ve aslında neredeyse aralıksız yas tutan bir kuşağız. Sevgililerin, arkadaşların, işlerin, evlerin, mahallelerin yani terk ettiğimiz her şeyin yasıyla doluyuz. Düşünün, anneannenizi düşünün...
20101119
ettim.
Kapana kısılmadım ben. Köşeme çekilip acımı hazmederken kendime bıçağı saplayıp döndüre döndüre işkence etmek için sevmedim karşımdakini. Kimseyi kendimden uzaklaştırmak için, hayatını mahvetmek için, canını acıtmak için, değersiz hissettirmek için sevmedim. Dizlerimi dövecek kadar büyük bir kaybım da büyük bir acım da olmadı şu güne kadar. Oldu gene, yalan olmasın, bir sürü canımı yakan şey oldu da, o kadar da zavallı değildim ben, illa birilerinin sözde terapisine muhtaç olacak kada. Bu arada sadece kendi derdime yoğunlaşıp karşımdakine yok gibi davranayım diye de acılarıma sığınacak kadar hastalıklı olmadım. "Hadi sen gel hayatıma gir hayatım ol sonra ama sakın bağlanma ve sakın benim bağlanmaya hazır olduğumu da düşünme" rollerine de bürünmedim. Bütün bütün sevdim parça parça değil. Sağ elimin işaret parmağı sevdiğimin kalbine değmeden uyumak istemeyecek kadar çok sevdim boşuna değil. Yaptığım hatalar beni yanlış insan haline getirecek kadar ciddi değildi hiçbir zaman, aksini iddia etmesin kimse. Hüznümle acımla karşımdakinin hayatını zor kılmayı bırak onu başkasının kucağına itecek kadar can sıkıcı olmadım ben. Tahammül sınırım karşımdakine göre çok yukardaymış onu anladım. Hayatta hiçbir şey zor değil, hiçkimse vazgeçilmez değil, kimse de tamamen güvenilir değilmiş. Herkes insan, herkes kusurlu. Herkes bencil, insanız biz. Ben kendi kendisine acıyarak günleri ve gecelerini mahvedecek ve kırk gün mağaraya çekilip çile dolduracak biri de değilim, kırk gün mağara çilesi yirmi otuz kırk elli altmış yıllık insan hayatı çilesinin yanında ne ki... Saçmalamasın kimse, hayat kimse istedi ya da kimse istemedi diye durmuyor öylece. Dünya da dönüyor, trafik de akıyor hatta öyle çok akıyor ki sonunda tıkanıyor... Şimdi benim uğruna üzülmeme değecek bir adam mı geldi geçti hayatımdan? Sorgulanmaz mı bu. Soruyorum adı olmayana, havada asılı durana, cevap verebilecek mi neden oldu bu diye sorsam. Mutlu edemeyişim değil "ruhunun ihtiyaçlarını karşılayamamış"lığım itham sebebi, veda sebebi, terk sebebi ise; yazık diyebilirim yazık! Ruh doyumsuzdur, sevgi ruhu doyumluluğa sevk eder. Sevgisiz ruh savrulur, bedenlerde anlam arar, bulamaz. Bir bedenden öteye gidemeyecek kadınlarla ulaşacaksa amacına, kıstaslarını karşılayacak kadının kulağı büyük dudağı gülümser gözü mutlu bakan ve vücudu çekici olan bir kadın olması gerek. Titiz tertemiz ağzından kötü söz ve yüksek volüm çıkmayacak. Evinin kadını çocuklarının anası :) Ailesi kusursuz. Hastalıksız, şikayetsiz. Telaşı bilmeyen. Vardır böylesi de, istemem bulmasını. Yalan değil canım acıyacak görnce ve duyunca ama biliyorum sevecek ve sevişecek kuvvetle muhtemel az çok tanıdığım bir hemcinsimle. Hani geçecek ya o zaman umrumda olmayacak ya hiçbir şeyi... O gün ne zaman gelecek bilmiyorum ama elimden geldiğince çabuk gelmesini sağlayacağım. Başka insanlarla başka heyecanlar düşlemiş. Tek bir defa gördüğü "arkadaş arkadaşları"na sarkıntılık ediyordu. Başkalarını düşlüyordu benimleyken. Bana canım demeden bir saat önce düşleriyle defalarca aldattı beni. Kendimi kaç kez az hissettim, azalmış veya hiç çoğalmamış. Ben eksiklerime yoğunlaştırıldım onun tarafından yapabilirsin dedi hep ama yapamayacağıma olan inancı ezdi geçti yaptıklarımı ve yapabildiklerimi. Sen gülmeyi öğrenemedin dedi. Gülememişim. Açıp iki fotoğrafa bakmaktan aciz bırakmış kendisini, her fotoğrafta kahkahalarla güldüğümü göremeyecek kadar kör etmiş gözlerini başka aşklar peşine düşme tutkusu. Merak ettiği hayatlar o dokunmadan kirlenmişti, o kire bulanmak isteyecek mi? İstediği kadar titiz değildim belki istediği kadar gülümseyemedim de, bilmiyordum çünkü geç yaşadım sevmeleri. Ama temizdim saftım, süsten ve süslü laflardan da uzaktım, yalan söyleyip üstünü örtmedim bir şeylerin. Adam tanıdım sandım adam yerine koydum adam diye sevdim. Sevgisi azalmış teşekkür edebilirim anca, bir yıldır hep bahsi geçen ve benim defalarca deneyip de başaramadığımı o şak diye yapabildi helal olsun. Oturduğum yerden kalkamayacak kadar güçsüz değilim, evet kıç üstü düştüm yalan değil... Hayatımın ilk terkini yaşadım o insan tarafından hiç bırakılamam sandım korktuğum da oldu bundan ve şu ana kadar başıma hep ilk en çok korktuğum geldi. Anladım ki birini kaybetmekten korkmaya başlamışsan, hemen uzaklaşman gerekiyor oradan. Geç anladım. Ben yapamadım güçsüzdüm belki onun gücü beni bu dertten kurtardı böyle bakacağım artık. Hayatımda genellemelere gitme yolunu tercih etmeyeceğim. Hayatı kendi bildiğim gibi ve kendi yolumda yaşayacağım. Kimseyi hayatımda zorla tutacak kadar onursuz olmadım, asla. Kalmak istemediği için defolup gitti, önemimi yitirdim bu kadar basit. ÇÜNKÜ DEĞER DEĞİŞKENDİR. Ama ben hep olduğum bendim. O olduğum beni sevmedi. Bu da çok basit. Mutlu olmaya and içiyorum. Mutlu olmamak için hiçbir sebebim yok. Ah ediyorum az biraz. Tutar mı tutmaz mı bilmiyor ve umursamıyorum zaten. Ama ediyorum..
http://www.youtube.com/watch?v=kVpv8-5XWOI
I knew I wouldn't forget you and so I let you blow my mind :)
İyi geldi.
En azından iki günden sonra ağzıma lokma girdi. Nutella çok iyi geliyormuş :) Yanında da Jacobs 2si 1 Arada.
Hemen öncesinde de bir dost.
Hemen sonrasında da bir başka dost.
Artık dostum yok demeyeceğim. Acımı acısı belleyen insanlardan başkası değildir ki dost...
Herkese bol dostlar :)
I knew I wouldn't forget you and so I let you blow my mind :)
İyi geldi.
En azından iki günden sonra ağzıma lokma girdi. Nutella çok iyi geliyormuş :) Yanında da Jacobs 2si 1 Arada.
Hemen öncesinde de bir dost.
Hemen sonrasında da bir başka dost.
Artık dostum yok demeyeceğim. Acımı acısı belleyen insanlardan başkası değildir ki dost...
Herkese bol dostlar :)
20101118
Yazıklar Olsun

Yalnızlığımla barışmak zorundayım. Düşünmekten kaçınarak ve büyük oranda eksilerek, çok istediklerimin olmayacağını kabullenerek, kimseyle konuşmak istemeyerek ve bir süre sonra her şeyin normalin dönmesine müsaade ederek, intihardan çok uzak düşüncelerimle, evet yalnızlığımla ve beni yalnız bırakmak istemeyen insanların da var olduğuyla barışmak zorundayım.
Bir kez daha şaşırarak şaşırıyorum. Bir daha asla şaşıramayacağımdan o kadar emindim ki...
Hiçbir güne, hiçbir sese, hiçbir hitaba, hiçbir temasa, hiçbir söze, hiçbir yıla, hiçbir aya, hiçbir saate, hiçbir lezzete, hiçbir paylaşıma, hiçbir ümide, hiçbir plana, hiçbir karara inanmıyorum.
Hiçbir melodiye de inanmıyorum. Hiçbir notaya, diyeze, bemole, nefese. Hiçbir dumana, hiçbir soluğa, hiçbir cinse.. Hiçbir erkekliğe ve hiçbir kadına... inanmıyorum.
"Önce şaşkınlık, sonra yadsıma, sonra çöküntü, sonra kabullenme ve sonra iyileşme" sürecine beni sokan o insana tüm kalbimle "YAZIKLAR OLSUN." diyorum.
"Birisi çıksa karşıma, sanki peşinden gideceğim gibi hissediyorum."
keşke..
Bu sabah "Her şey sevgi ve tükeniştir" diyordum. Akşam "evet, her şey tükeniştir" dedim. Her sevgi tüketiyor. Her sevgi, tükeniyor. Keşke tükenen, benim sevgim olsaydı da bana duyulan sevgi olmasaydı.
20101115
20101114
Holocaust
Your mother is dead
She says
Don't be afraid
Your mother is dead
You're on your own
She's in her bed.
She says
Don't be afraid
Your mother is dead
You're on your own
She's in her bed.
Liste.
- Daha fazla mutsuz olmak istemiyorum.
- Daha fazla, mutsuz olmak istemiyorum.
- Artık mutsuz olmak istemiyorum.
- Mutsuz saniyeler bile istemiyorum.
- Ağlayan bir anne istemiyorum.
- Mutsuz bir baba istemiyorum.
- Mutsuz bir şehir istemiyorum.
- Takıntılı akrabalar istemiyorum.
- Şekilci ve kuralcı arkadaşlar istemiyorum.
- Kapalılığın dibine vurmuş dostlar istemiyorum.
- Öfkeli bir sevgili istemiyorum.
- Üzgün bir abla istemiyorum.
- Mutsuz,
- Yetersiz,
- Niteliksiz,
- Gereksiz bir ben istemiyorum.
- Ne yapacağını bilmez bir kadın olmak istemiyorum.
- Ölmek istemiyorum.
- Mutsuz ölmek istemiyorum.
bir dosta yazılan.
Zamanlama hatasından ibaret bir benliğim vardı. Bütün ihanetleri rafa kaldırmış ve pasif bir ruhu kendime yamalamıştım. Mutluydum belki böyle belki de çok mutsuzdum ama asla anlamaya çalışmamıştım olup biteni. Bir yerlerde adını sanını bilmediğim, adımı sanımı bilmeyen benim olan bir sürü insanı ölesiye seviyordum mesela. Yanıbaşımda dönüp duran senaryolara tutunamıyordum bir türlü ama oyun her zaman tekrar tekrar sahnelenebiliyordu. İşin garibi, ben de o oyuna nasıl oluyorsam mutlaka dahil oluyordum bir şekilde. Ucu bucağı olmuyordu düşlerimin ama ne hikmetse düşmelerimi de hep düşlerimden biliyordum. Bir bardağa tav olacak kadar basitti isteklerim. Ben kolay mutlu edilebilen biriydim, onlar mutlu etmemeyi daha kolay buluyorlardı ısrarla. Ben bir şekilde uğraşıyordum ama tanıdığımı sandıklarımı iknaya yeterli olamıyordum ne hikmetse. Hep uzağında kaldığım bir hayatım vardı. Akrebin bile yelkovanı kovaladığı şu evrensel kurallar içinde bir insanın bile varlığından haberdar olmadığı bir insan olmayı nasıl başardığımı kendime sık sık sormaya başlamıştım bir süre sonra. Hani o beni mutlu eden bardak var ya, içini bir şekilde dolduruyordum. Ama asla bitmiyordu içindeki, hep yarım kalıyordu ve hep leke bırakıyordu ve hep, ısrarla, o bulaşıkları kaldırmak ve yıkamak bana kalıyordu! Azıcık tembellik yapmaya gelmiyordu mutluluktan artakalanlar çok kolay kuruyordu ve çok zor temizleniyordu. Sonra raftaki yerlerine yerleşiyorlardı ve sonra aynı senaryo aynı oyun, aynı komutlar, aynı sesler, hep.Bir köprünün denizdeki yansımasından başka bir şey olmayan bir ailem vardı, ben yansıması varsa mutlaka kendisi de vardır diyordum ama her zamanki gibi ve gene ısrarla, yanılıyordum. Yanılmaya duyduğum tutkuyu başka hiçbir şeye duyamazken ben, hayattaki asıl amacımın ne olduğunu sorgulamaya nasıl da cüret edebiliyordum!? Köprü köprüydü ve yansıması yansımaydı. Anlamlandıramadığım nice kavrama bağımlı hale gelmiştim; anlamıyordum. Muhtaç olmak fikrinden tiksindikçe bu fikre bağımlı yaşamaya başlamıştım. Dinlediğim her insan yabancıydı. Konuştuğum her insan daha yabancıydı. Ben, aynadaki kişiyle aramdaki uçurumu aşamıyordum ve bu mesafeyi azaltacak yeni yabancılar topluyordum çevremde. Masama davet ettiğim ve ismini bildiğim birçok insana ısmarladığım içkiler yudum yudum azaldıkça ben anlam kazanıyordum. Ya da anlam değil sadece kazanıyordum açtığım savaşı. Savaş mı? Tarafları kim? Tarafları var mı? Tarafsız bir savaş bu. Korunan bir ülke üstünde oynanan ahlaktan yoksun oyunlardı çevremde dönen evet, ama savaşsız kazanımların kaynağı olan ben miydim yani? Kişi kendinin ne büyük bir düşmanı olduğunu düşmanı kendisi olmadan anlayamıyor sanırım. Belki de hakikatten bu denli uzak ve ona ulaşmak için bu denli az uğraşan bir kul olmam küstürmüştü yaşamı bana. Unuttuğum, pastadan pay almak için kuyruğa girenleri o kuyruğa benim davet ettiğimdi. Yo bir pasta kadar tatlı ve sevilen bir şey olmadığımın ben de farkındayım, hatırlatma. Hatırlatma çünkü ben hep bir adım uzağım kırılmaya. Tebessüm ettim... Kırgınlıklarımın bu denli kolay olması benim kırgınlığımın aslında kendime olmasından mı yoksa kolay olmamdan mı... Arada bir bağlantı kurmak gerekiyordu, tüm ısrarım bundandı tüm çabam. Kan ter içinde kaldı soluğum-nefes alamıyorum. Bir bardak su istemek için insan aradım, başımı zorlukla kaldırdım ve salt gökyüzü ile yeryüzü arasında sıkışıp kalmış ve üstelik nefes alamazken tam bir aptal gibi görünen kendimi, kendimden arta kalan bedenimi, bedenimin gölgesinden başka bir şey olamamış ruhum ve benliğimi, eğer varsa kimliğimi gördüm yalnızca. Kimse kalmamıştı. Üstelik ne aydınlıktı ne karanlık. İklimler de zaman kavramı da terk etmiş bu diyarı. Galiba.
Peki ama, ben buraya nasıl geldim?
Peki ama, ben buraya nasıl geldim?
Kim?
Günler kovaladıkça günleri, telefona her çıkmayışında ölüsünün gözünüzde canlandığı annenize kahrolurken, suçlamak için telefon ettiğiniz babanızın hasta olduğunu onun hıçkırıkları arasında anlarsınız. Sonra perperişan rahatlamak için girdiğiniz banyoda, kaynar suyun altında arada bir hıçkırırsınız arada bir de saçmalarsınız "anne.." diyerek. Sonra annenizin iyi olduğunu size söylemek için arayan annenizin annesi size gene bir iki sorumluluk daha yükler, gene babanıza laf eder, siz bağırarak "ben yirmi yaşındayım.." dersiniz ve o, küser. Ve, sabırsızlıkla beklediğiniz bayram ziyareti için sabah saat onda kalkacak otobüsünüzde sizin yanınınızdaki koltuğun sahibi olan ablanızın sizinle gelmeyeceğini öğrenirsiniz. Bir kez daha, yalnız kalırsınız. Sonra "Apres Toi, Le Deluge" şarkısını dinlersiniz Bruno Pelletier'in.
Harika bir gün.. Harika bir gece.?
Harika bir gün.. Harika bir gece.?
20101112
Anladım
-Birilerinin zaman içinde anladıklarını anlamaya başladığımı anladım.
-Kişinin içindeki acılardan ve yaralardan kurtulmaları için sadece kendilerine muhtaç olduklarını anladım.. Yaralarını sarmaları için başka hayatları dünyalarına buyur edenlerin hatalı olduklarını, tüm ilacın aslında kendinde olduğunu anladım(Ben bu hatayı yapmıştım).
-Büyümek için değişmek değil dönüşmek zorunda olduğumuzu anladım.
-Kendi kendini eleştirmeyen insanın yaptığı yanlışları bilmediği için ısrarla üst üste yaptığını anladım, bu noktada çevresindeki kişilerin bu kişiyi sarsıp kendine getirmeleri gerekebilir.
- Sevmeden yapılan her şeyin hayatı zulme döndürdüğünü anladım.
- Yaş ilerledikçe eğilip bükülüyoruz, çocukken dimdik yürürken sonrasında dik durmak bambaşka şeyleri ifade eder oluyor ve işin içine zorlamalar giriyor. Çocukken her şeyi olduğu gibi aldığımız için ve büyüdükçe hayatımızdaki her şey anlamından saptığı ya da yüklenen anlamlara ihtiyaç duymaya başladığı için anlam kavramımızın sarsıldığını, yaşadığımız "büyüme sancıları"nın sebebinin bu olduğunu anladım.
- Hayallerle yaşadığımız zamanları git gide tüketerek güzel hayat kavramımızdan çaldığımızı anladım. Artık dua edecek, hayal kuracak ve hatta SEVECEK zaman bırakmıyoruz kendimize.
-Kendimize sormaktan, alacağımız ya da veremeyeceğimiz cevaplardan ötürü, ölesiye korktuğumuzu anladım.
-Birilerini memnun etmeye çalışmaya başladığınız anda sömürülmeye başlarsınız, anladım.
-Ve asla, memnun edemezsiniz, onu da anladım.
- İnsanların başkalarını acımasızca eleştirebildiği, başkalarından kolaylıkla vazgeçebildiği, herkesin herkesi deli gibi incittiği bu dünyaya kendimizi hapsettiğimizi anladım. Kolay olana sığınarak şikayet etmek ve hayıflanmak, umutsuzluğa sığınmak, acımak ve acınmak ama asla bir şey yapmamak sadece birer YANLIŞ SEÇİMDİR, anladım.
- İnsan, insana muhtaçtır. Yalnızlık değil kendisiyle birlikte olmayı seven insanın mutlu insan olduğunu ama yalnızlığı severek kendini ona hapseden insanın gerçekten mutsuz insan olduğunu anladım.
- Ezberden kurulan ilişkiler, ezbere söylenen cümleler, ezberlenmiş şekilde sevmeler ve sevişmeler, ezbere gülmeler ve ezbere ağlamalar hayatımızda çok yer kaplar olmuş, anladım. Sırf biz öyle biliyoruz diye kendi kendimizi belli kalıplara sokmaya, belli sorumluluklar ile donatmaya ve bunları beceremediğimizde üzülmeye olan eğilimlerimiz artık hastalık boyutuna ulaşmış durumda. Olması gerektiği için değil, olmasını istediğimiz için olan şeylere daha çok hoşgörü duymayı öğrenmemiz gerek.
-Kimsenin duygularına saygımız yok, kendimizinkilere bile...
-Kişinin içindeki acılardan ve yaralardan kurtulmaları için sadece kendilerine muhtaç olduklarını anladım.. Yaralarını sarmaları için başka hayatları dünyalarına buyur edenlerin hatalı olduklarını, tüm ilacın aslında kendinde olduğunu anladım(Ben bu hatayı yapmıştım).
-Büyümek için değişmek değil dönüşmek zorunda olduğumuzu anladım.
-Kendi kendini eleştirmeyen insanın yaptığı yanlışları bilmediği için ısrarla üst üste yaptığını anladım, bu noktada çevresindeki kişilerin bu kişiyi sarsıp kendine getirmeleri gerekebilir.
- Sevmeden yapılan her şeyin hayatı zulme döndürdüğünü anladım.
- Yaş ilerledikçe eğilip bükülüyoruz, çocukken dimdik yürürken sonrasında dik durmak bambaşka şeyleri ifade eder oluyor ve işin içine zorlamalar giriyor. Çocukken her şeyi olduğu gibi aldığımız için ve büyüdükçe hayatımızdaki her şey anlamından saptığı ya da yüklenen anlamlara ihtiyaç duymaya başladığı için anlam kavramımızın sarsıldığını, yaşadığımız "büyüme sancıları"nın sebebinin bu olduğunu anladım.
- Hayallerle yaşadığımız zamanları git gide tüketerek güzel hayat kavramımızdan çaldığımızı anladım. Artık dua edecek, hayal kuracak ve hatta SEVECEK zaman bırakmıyoruz kendimize.
-Kendimize sormaktan, alacağımız ya da veremeyeceğimiz cevaplardan ötürü, ölesiye korktuğumuzu anladım.
-Birilerini memnun etmeye çalışmaya başladığınız anda sömürülmeye başlarsınız, anladım.
-Ve asla, memnun edemezsiniz, onu da anladım.
- İnsanların başkalarını acımasızca eleştirebildiği, başkalarından kolaylıkla vazgeçebildiği, herkesin herkesi deli gibi incittiği bu dünyaya kendimizi hapsettiğimizi anladım. Kolay olana sığınarak şikayet etmek ve hayıflanmak, umutsuzluğa sığınmak, acımak ve acınmak ama asla bir şey yapmamak sadece birer YANLIŞ SEÇİMDİR, anladım.
- İnsan, insana muhtaçtır. Yalnızlık değil kendisiyle birlikte olmayı seven insanın mutlu insan olduğunu ama yalnızlığı severek kendini ona hapseden insanın gerçekten mutsuz insan olduğunu anladım.
- Ezberden kurulan ilişkiler, ezbere söylenen cümleler, ezberlenmiş şekilde sevmeler ve sevişmeler, ezbere gülmeler ve ezbere ağlamalar hayatımızda çok yer kaplar olmuş, anladım. Sırf biz öyle biliyoruz diye kendi kendimizi belli kalıplara sokmaya, belli sorumluluklar ile donatmaya ve bunları beceremediğimizde üzülmeye olan eğilimlerimiz artık hastalık boyutuna ulaşmış durumda. Olması gerektiği için değil, olmasını istediğimiz için olan şeylere daha çok hoşgörü duymayı öğrenmemiz gerek.
-Kimsenin duygularına saygımız yok, kendimizinkilere bile...
20101111
Nemesis ısrarla saçmalar.
Birilerinin cümlelerini birilerinin bedenine yamalasak, kusursuz "biri" ortaya çıkardı. Ama kabullenmeliyiz ki, hiç"biri" kusursuz değil.
Gerçekçilikten yoksunsak, gerçekçi olanlar canımızı sıkıyor, dünyamıza büyük geliyorlar, o parça o yere asla tam anlamıyla oturmuyor bir türlü olmuyor. İtip kakıp bastırarak oraya onu yerleştirmek için kan ter içinde uğraşıyoruz; olmuyor. Karşımızdaki, söz konusu "parça" paramparça oluyor, ya da o "boşluk" bozuluyor, deforme oluyor.
Duygusallıktan yoksunsak, duygusal kişiler saçmalıyor gibi geliyor bize.
Bizim zıtlıklarımız başkalarının aynılıkları ile dengelenemiyor, bizim aynılıklarımız onların benzeyişlerine yakınsadığı müddetçe biz karşımızdakini bize uygun görüyoruz. Biz ısrarla değişmezken sık sık hayıflanıp şikayet ediyoruz. Hep onlar değişecek, hep onlar verecek, hep onlarda suç zaten.
İnsanoğlu çok, bencil. En toplumsal insana ise, olsa olsa üzülürüm. Toplumsal olduğunu söyleyen herkesin ben'i toplum olmuş. Bu toplumdan olmaktansa bu kendi köşemde kimse beni okumadan kendi kendime konuşmayı yeğlerim.
Gerçekçilikten yoksunsak, gerçekçi olanlar canımızı sıkıyor, dünyamıza büyük geliyorlar, o parça o yere asla tam anlamıyla oturmuyor bir türlü olmuyor. İtip kakıp bastırarak oraya onu yerleştirmek için kan ter içinde uğraşıyoruz; olmuyor. Karşımızdaki, söz konusu "parça" paramparça oluyor, ya da o "boşluk" bozuluyor, deforme oluyor.
Duygusallıktan yoksunsak, duygusal kişiler saçmalıyor gibi geliyor bize.
Bizim zıtlıklarımız başkalarının aynılıkları ile dengelenemiyor, bizim aynılıklarımız onların benzeyişlerine yakınsadığı müddetçe biz karşımızdakini bize uygun görüyoruz. Biz ısrarla değişmezken sık sık hayıflanıp şikayet ediyoruz. Hep onlar değişecek, hep onlar verecek, hep onlarda suç zaten.
İnsanoğlu çok, bencil. En toplumsal insana ise, olsa olsa üzülürüm. Toplumsal olduğunu söyleyen herkesin ben'i toplum olmuş. Bu toplumdan olmaktansa bu kendi köşemde kimse beni okumadan kendi kendime konuşmayı yeğlerim.
Tek Kişilik Şehir
İki gün önce metrodan geçerken fark ettim ki, ben istediğim bir şeyi istediğim bir kişiye söyleyip onun bu istediğim şeyi yerine getirmesini bekleyerek saçmalamış olacağım ve elime hiçbir şey geçmeyecek ve hatta kaybettiğim zamana yanacağım. İki gün sonra sınavım olduğunu tamamen unutmuş bir halde DT gişelerine gidip bir süredir mutlaka gitmek istediğimi mümkün olan her yerde dillendirdiğim ve utanmadan hala ısrarla gideceğim kişilerin boş olacağı bir zamanı ayarlamaya çalışmış olduğum için asla gidemediğim bu oyuna iki bilet aldım Şinasi Sahnesi'nden dün için. Bir ablam için bir de benim için... Kendi maaşımla kendimden başkası için ilk harcamam oldu bu. Dün gece kelimenin tam anlamıyla bok gibi geçen günümün ardından şu ana değin alınmış en etkili ilaçlardan biri gibi geldi bana. Devlet Tiyatroları'na sponsor olmak isterdim :) Hemen yanımda Çiğdem Aydın ve annesi oturdu, hemen aşağıda Mithat Erdemli ile karşılaştık. Ait olunası bir yerdeydim dün gece ve sonra sınavımı hatırlamama rağmen gecenin köründe bir whopper jr menüyü afiyetle mideme indirdim :)
20101103
A!!
Ruhunuz bedeninize kaçmış. Derhal karantina altına alınacaksınız.. Odanızdan çıkmaksızın geçireceğiniz iki acı dolu hafta sonunda, gözleriniz renginden oldukça ödün vermiş olarak ve yüzünüzün rengi de ondan geri kalmayarak hayatınıza devam etmek "zorunluluğundan" ayaklarınızı sürüye sürüye, bu koşturmaca halindeki yığına karışarak devam edeceksiniz gerçekten de. Ama hiçbir şey asla eskisi gibi olmayacak artık.. Bir kere vazgeçmişsiniz sevdiğinizden, vazgeçmiş o da sizden dibine kadar.. Bir daha kimseyi "dibine kadar" sevemeyeceksiniz o denli "duru". Karmaşıklıktan, politiklikten çok uzakta, olamayacaksınız. Nabız aramayacaksınız artık ona göre şerbetleriniz olan. Yalnızlığınız çözemeyecek mutsuzluğunuzu da, haliyle, BU DÜNYADAKİ HER YARATIK GİBİ YALNIZ ÖLECEKSİNİZ..
Bu yazı tamamen benden banadır.
Bu yazı tamamen benden banadır.
aferin bana.
Bir iki saate kadar bir sınıfta hiç tanımadığım insanların hükmettiği bir salonda onların emirlerini uygulayarak elimde kalem kafamda saçma sapan düşünceler benim kendi bedenimde hükmedebilmekten yoksun olduğum elim kolum ayağım dizim bileğim her yerim bana isyan ede ede ve beynim başta olmak üzere güvendiğim her ayrı şeyin üst üste yarı yolda bırakmasıyla beni, sınav safsatasına dahil olacağım ve ben hâlâ, ısrarla ergen psikolojisinde aşk sözlerini haykırarak ağlamyı yeğliyorum.
!
Coşkuyla dolaşıyor öfkem damarlarımda. Yüzüm bir yerlere dönük ama arkamda sakladığım elimle paramparça edercesine, etmek istercesine sıkıyorum bir kalbi tüm gücümle... O kadar iyi gizlenmiş durumda ki metal içinde, benim elime batıyor bir tarafı ve benim elim kanıyor neticede, hissetmiyorum sonradan görüyorum pıhtılaşmış halini... O kadar büyük nefret duyuyorum ve o kadar öfkeliyim ki, dinlediğim hiçbir öfke şarkısı fayda etmiyor. Walk With
Me in Hell- Lamb of God gene de biraz iyi geliyor yalan olmasın. Gene de o kadar öfkeliyim ki duyduğum öfkeyi yöneltebileceğim hiçbir camı indiremeyişim, kendime ait olmayan bu coğrafyada, bu atmosferde ve bu gezegende yabancılığım içime oturmuş şekilde sadece bu klavyeye saldırabiliyorum. Normal zamanlarda keyif sebebi olan her şeyden , normal zamanların kendisinden ve sözde beni önemseyen seven bana kıymet veren her ama her bireye öfkeyle haykırmak istiyorum. Hiçbir nokta ifade edemiyor öfkemi tanrım, konuşmalarımda ünlemler uçuşsun istiyorum! Ünlemler cisimleşsin ve başımın üstünde, vücüdumun dış dünyayla ruhumu(!) kesiştirdiği her santimetrekaremin üzerinde benimle birlikte bulunsunlar. Bugün kimseyi sevmiyorum...
Me in Hell- Lamb of God gene de biraz iyi geliyor yalan olmasın. Gene de o kadar öfkeliyim ki duyduğum öfkeyi yöneltebileceğim hiçbir camı indiremeyişim, kendime ait olmayan bu coğrafyada, bu atmosferde ve bu gezegende yabancılığım içime oturmuş şekilde sadece bu klavyeye saldırabiliyorum. Normal zamanlarda keyif sebebi olan her şeyden , normal zamanların kendisinden ve sözde beni önemseyen seven bana kıymet veren her ama her bireye öfkeyle haykırmak istiyorum. Hiçbir nokta ifade edemiyor öfkemi tanrım, konuşmalarımda ünlemler uçuşsun istiyorum! Ünlemler cisimleşsin ve başımın üstünde, vücüdumun dış dünyayla ruhumu(!) kesiştirdiği her santimetrekaremin üzerinde benimle birlikte bulunsunlar. Bugün kimseyi sevmiyorum...
20101030
yalnızım
Küstüler.. Döndüler arkalarını ve gittiler. Yetişemedim.
Öldüler.. Ansızın öldürdüler kendilerini. Ben hoşçakal diyemeden ve onlar bana hoşçakal demeden, öldüler, yetişemedim.
Ben geldim.
Geldiğimle kaldım.
Kaynar.
Ruhumu paramparçalığı ile bırakıveren bir köşeye, o halini bilmeden ve o hali ile ilgilenmeden hiçbir şekilde, uzaktan bile bakmayan hayatıma ve bana;o kişi benim. Adımı sanımı bilmeden sevdiğim nice insan arasından sıyrılan ve keşke adını sanını hiç bilmeseydim dediğim o kişi de benim. Benden başkası yok benim çevremde. En tanımaya değer kişi kendimim. En tanıyamadığım kişi de kendimim. Düşlerden yoksunluğumla itham ettiğim kendimi ısrarla iyi kılmaya çalışırken düş kuramayışımı kabullenen de benim.. Güven duyamadığım her bireyden mesul olan ben değilim ama güven duyamayan benim sadece ben. Zorla olmaz güvenmiyorum işte. Hakaret etmiyorum ki... Güvenmiyorum yalnızca.
20101029
20101024
Le Temps Des Cathedrales. Oluşturulan anıların başlangıcı bu şarkı. İtalya'daki son günlerimden birinde, akşam güneşi karanlık ve tozlu odama, hemen pencerenin yanındaki yatağıma vurmuşken ve ben yatakta uzanırken son ses bu şarkı çalıyordu, bayıldığım insan Bruno Pelletier'in sesinden.. Neden ağladığımı bilmeden ağlamalarımdan sadece biriydi, ama anlatılabilecek bir anlamı olamayacak kadar anlamlıydı o an benim için. O an zamanı durdurdum, ağladım, sesin berraklığına ve zamanın akışına bıraktım kendimi. Ağlayarak geldiğim yerden gene ağlayarak gittiğim için ağlıyordum belki de; çünkü hep bu olur.. Nefret ede ede gittiğimiz yerleri de, artık sevmediğimiz için ayrıldığımız eski sevgilileri de, bizi bunaltan bireyleri ve hatta dünyanın kendisini de, sonradan hep özlemle anarız. Ben ne zaman gitmek için didinsem, gittiğimde dönmek için didinmeye başlarım. Herkesten farksızım kısacası. Ve belki de bunun sebebi, zaman denilen şeyin sonradan, öncekinden her zaman daha kötü olanı getirmesidir.
Yakın zamanda Notre Dame De Paris Katedrali'ne gittiğimde, bu şarkıyı dinlerken yaşadığım her şeyin bin kat daha yoğununu yaşayacağımdan emin olarak girdim kapıdan; ama hissettiğim tek şey bir an önce hostele gitmek isteğiydi.
Hepimiz doyumsuzluğumuzda boğulmaya mahkumuz çünkü açlığımız kara delikten başka bir şey değil... Her şey için.
Yakın zamanda Notre Dame De Paris Katedrali'ne gittiğimde, bu şarkıyı dinlerken yaşadığım her şeyin bin kat daha yoğununu yaşayacağımdan emin olarak girdim kapıdan; ama hissettiğim tek şey bir an önce hostele gitmek isteğiydi.
Hepimiz doyumsuzluğumuzda boğulmaya mahkumuz çünkü açlığımız kara delikten başka bir şey değil... Her şey için.
SİZ.
Eğer orda iseniz, eğer okuyorsanız, beni bir sene önceki halime döndürebildiniz dün. Bir senedir bu kadar dipte hissetmemiştim. Bir senedir Fountain'ın şarkıları canımı bu kadar acıtmamıştı dinlerken. Hayatım boyunca ilk defa, otobüs durağını kaçırdığımı fark edemeyecek kadar dalgındım dün. Geldiğim yolu geri dönerken yaşamak bile ağır geliyordu.. Evet, öze dönmek gerçekten yaramıyor bize. Öze dönmemeliyiz.
20101022
nemesis ve babası.
Duvarın orta yerine işeyerek geçmiş ömrünü sorgulayan bir babası olan bir aptalın babasına asla söyleyemediği - çünkü asla dinlenmediği- cümlesi- belki tek cümlesi- o duvarın ortasında kalbim vardı olur.

Günahlarımızı doladığımız ayaklarımızı bir kez ileri atarken sabit kalışımızı görememekle ve çünkü daima dimdik durup ileriye bakmakla meşguldük. Çepeçevreler ve tam tersilerle gevşettiğimiz ruhumuzu hergün biraz daha kovduk bedenimizden. Hadi çık git şimdi, en istenmediğin andasın, en ait olduğun yerde ve en sevilmediğin zamanda. En ait olmaman gereken kişiye en olmadık zamanda en olmadık yerde ait olduğun için sen, evet sensin tek suçlu. Düş şimdi derinlere, daha derine, durmadan düş... Düş kura kura savrulsun bedenin. Yapayalnızsın, yapayalnızdın, yapayalnız öleceksin.
ah.

Gitmiş olabilmek fikrini sevdim ben en çok. Giderken aklımdan hiç geçmeyecek isimleri terk bile etmemiş olmadan gitmek fikrini. Ben düşünmezken onların beni düşündüklerini düşünebilerek gitmeyi. Birgün hiç sebep yokken ortada, hiç sessiz sedasız, hiç gelmemiş ve sevmemişçesine, ağlamamışçasına bir omuzda herhangi. Birdenbire, polise haber verilmeksizin aranılan ama bulunmak istenmeyen bir evlat gibi. Aslında bir hayalden öteye gidememiş anıları teslim edip gitmek fikrini sevdim ben en çok. Çok sevdiğim bir adama onu çok sevdiğimi söylemeden gitmeyi. Çok sevmediğim bir insana seni sevemedim ki ben, diyerek gitmeyi. Omzumda ne var ne yoksa sallandırdığım şehrin meydanında, ve kimseciklerin umursayıp da kafa kaldırıp bakmayacağı türden. Bir adı olsaydı yaşadıklarımın, gölge olmalıydı derdim. Gölgede kalarak yaşadığımdan değil, sadece gölge olduğum için. Aslında birilerinin beni böyle sevmesini istedim en çok. Her an gideceğimi bile bile sevmesini. Son dakikalarımızı yaşarcasına her seferinde. Belki asla var olmamış ve var olmayacak bir duyguyla sarıldım ruhuma şimdi. Birkaç gece önce kendimden nefret etmiştim bir anda, birkaç gün önce de kalkar kalkmaz buz kesmiştim kendime evet sadece kendime. Ne başkalarına ne öbürlerine ne diğerlerine ne ona ne buna ne şuna. Beni babamdan çok kimse aldatmadı, sevdiğim adamdan çok kimse acıtmadı ama beni kendimden çok kimse öldüremedi. Her ölümden eksik döndüm, ne kalabildim ne gidebildim. Ama dedim ya, gitmiş olmanın fikrini bile çok sevdim ben. Birgün adımı anacaksa birileri, apansız gitmemle ansınlar. Sahip olduğum hiçbir şeyim yokken, ait olduğum hiçkimse yokken, ve hiçbir yere bağlı duramıyorken, çekip gidebilecek kadar gevşek çakmışsam çivimi, durmam için sebeplerim her zamandan daha çok olduğunda, ben gideceğim. Gidecek bir yerim varken, oranın tam karşısında bir yerlere gideceğim. Bir başıma ve korka korka. Ucunda ölüm mü bekler hayat mı bilinmez, ama bir şeyin beklediğini bilmeden gitmek en güzeli olacak..
20100921
Triste Pena
İlişkiye veda etmek değil de ; ona veda etmek can yaktı. Beni o kadar acıtmıştı ki, daha fazlasına hayır demeliydim. Dedim. Bitti.
20100919
GECE
Düşündüm gecenin bu saatinde. Bininci defa dram yaşadım da bin birinci dramı kaldırabilir miyim bilemediğim için durmalı ve düşünmeliyim, dedim. Düşünmeli ve gerekiyorsa kararlar almalıyım. Gücüm yetmiyorsa yardım istemeliyim, yetiyorsa kaldırabilmeliyim. Potansiyelimin altında davranışlar sergileyerek kendime olan saygımı yitirmemeliyim... Galiba bir kez daha kıyısından döndüm bunun. Belki de dönemedim, bilmiyorum.
Esasen şu saniyelerde umrumda olan kimse yok. Benim umrunda olmadığım belki milyar tane insan var ama benim umrumda olan bir tek kimse bile yok, kendimden başka.
Şu ana kadar uğruna didindiğim "aile" olgusunun ne kadar siktiriboktan sonuçlara gebe olduğunu algıladım. Bazıları doğuştan şanslı olabilirler, mutlu ve huzurlu aile hayatları kalabalık aile sofralarını ve güleryüzlü birbirine saygılı ebeveynleri içeriyor olabilir; ama ben bu şanslılardan değilim. Benim sevgilim bu şanslılardan olabilir, ama ben değilim. Belki de o şanslı ya da şanssızlar gruplarına dahil değil ve kendince bir yöntem bulmuş onu yaparak mutluluğunu sürdürüyordur, kimbilir...
Çünkü kişi kendisine gerçekten saygı duyup dünyada gerçekten en çok kendisini seviyorsa bir başkasının, bu kişi en sevdiği kişilerden de olsa, kendisini üzmesine ve kendisine zarar vermesine izin vermez. Bunu ancak acizler yapar.
Ya da aciz olmayıp da ısrarlar kendisini aciz görmek ve hatta belki de aciz göstermek için uğraşanlar..
Şu ana kadar iki defa depresyona girdim ve birkaç kez bunalım atlattım hafif sıyrıklarla. İntihara doğru ısrarla yol aldığım bir depresyonu, intihara en yaklaştığım anda aştığımı sandım- Nietzsche- ama o depresyonun bitişi o intihar denemesinin üstünden 6 ay geçmesiyle gerçekleşti. Kısacası mutsuzluk benim tahminimden daha derindi ve ben batmaya çok alışmıştım.
Mutlu hissetmeye en başladığım anlardan sonra da beni sonsuz mutsuz edebilen şeyler yaşanıyordu çevremde. Aileye, anneye, babaya, huzura, sevgiye ve birçok şeye olan inancımı kırarken benim de parçalarımı süpüren bir fırtına gibiydi yaşanılanlar. Yüzleşilen baba ve yüzleşmeyen babanın kesişimi mutsuz bana, mutsuz anne ve ısrarla mutsuz annenin kesişimi gene mutsuz ve bir o kadar da öfkeli ve hatta sinir hastası bana tekabül ediyordu. En rahat nefes aldığım anlarda bile anne ve baba sorunları benim panik-atak geçirmeme yol açıyordu. Migren, bünyemde başlangıç aşamasını aşamadan iki sene önce durma noktasına gelmişken, ne hikmetse depresyon sonrası mutluluk naraları atan ben migren ağrılarıyla kıvranır olmuştum.
Günümün 12 saatinde gülerken 12. saatin birinci dakikasında canım annemin telefonda babamla alakalı söylediği şeyler benim günümün geri kalan 12 saatini mutsuz geçirmeme sebep olurken, ne hikmetse hayatımdaki temel erkek modeli olan babamın çatırdayan anılarından hayatımdaki ikinci temel erkek modeli olan erkek arkadaşıma ben çatmaya başlıyordum ve onun da gününün 12 saati berbat geçer oluyordu. Ki, kuvvetle muhtemel onun, bir önceki 12 saati de iyi geçmemişti. Ama ben sorma ihtiyacı duymuyordum genelde.
Bir anlamda ısrarla sevmeye devam ettiğim canım babam beni vücudunun herhangi bir bölümüyle umursamaz iken ben bir sümüklü çocuk gibi beni arasın beni sevsin diye kendi kendimi yırtıyordum. Ama adam benim yerime elalemin kadınlarının evlatlarını evlat bellemiş, değiştiremedim. Ne zaman "eeh yeter" desem yalan söyledi. Çoğu zaman "eeh yeter " demediğim için yalanlarına tanık olmadım. Ama benden çok daha öte, anneme söylediği yalanları düşününce merak etmeden duramıyorum: Acaba kendisine söylediği yalanlar ne olacak?
İnsan yaşıyla büyümüyor işte.. Büyük görünenleri büyütmek zorunda kalabiliyoruz biz küçükler bazen. Ya da bunu yapabileceğimizi zannediyoruz ama yapamayınca altında ezilip kalıyoruz. Ben bu kategoriye dahilim.
Ablam öyle değil. Siktir et, dedi, hayatında kimseye muhtaç olmadığı için kendi dünyasında mutlu olduğunu söyledi, mutluluğuna en büyük engelin ailemiz olduğunu söyledi durdu. Ben her defasında karşı çıktım.
Ama bugün anladım ki durum gerçekten bu.
Anneme annelik yapacağım derken 21 yaşında olduğum gerçeğini unuttum. Babamın küçük kızı olmaya o kadar çabaladım ki gene yaşımı unutup kendimi 6-12 yaş arası bir döneme hapsettim. Halbuki bu arada olağan hayatım ve sorumluluklarım sürüyordu: Üniversitede son sınıftaydım, bir yıldır süren güzel bir ilişkim vardı ve ablamla yaşıyordum.
Anneme ve babama o kadar takılmıştım ki, ablamın da ailemin bir üyesi ve üstelik üzerimde çok büyük hakkı olan bir üyesi olduğunu gözümden kaçırmışım.
Üstelik oturup yas tutmama kararı almıştım hiçbir konuda: Ölümden başka çözümsüz ne var dünyada? Onlar böyle yaşamak mı istiyorlar? Böyle yaşasınlar. Böyle yaşamamak mı istiyorlar Böyle yaşamasınlar! Ben nasıl yaşamak istediğime bile karar veremediğim bir dönemdeyim, okulum bitecek sonrası tamamen belirsiz ama tamamen.. Bölümle zerre alakam yok, zar zor devam ediyorum okula.. Para kazanmıyorum diye işe başvuruyorum bin yere de başvuracağım bir yere girene kadar durmayacağım. Ama sonra, Ankara'da mı kalacağım bilmiyorum. Kalmak istemediğimden eminim. Eskişehir'e yerleşmek istiyorum, yüksek lisans yapmak istiyorum orada ve aynı anda yalnız ve güzel bir hayat sürdürmek ve bir işte çalışmak istiyorum. Bu arada o adamla güzel bir hayat düşünüyorum. Ama bunlar düşünerek olmuyor.
Bir açıdan da kırılıyorum. Bunca sevdiğim adamla,gerçekten nasıl yürütebiliriz ki bir ilişkiyi? Benim annemin depresyonu ve babamın umursamaz tavırlarından yara alan bir ilişkinin temelinin sağlamlığı konusunda birçok fikir yürütülmez mi?
Bu arada Cem Köksal- Kalbim Bomboş dinlemek de anlamlı oldu..
Hayatta en çok önemsediğim şey anlam.. Anlamsız ilişkiler, anlamsız konuşmalar, anlamsız düşünmeler ve anlamsız geçen günlerden nefret ediyorum. Hergün bir şey öğrenmek istiyorum tek derdim bu nerdeyse.. Kendimde bin tane şey keşfettim düşününce, daha keşfedilecek trilyonlarca şey var- ya da yok- ama düşünmeye devam edeceğim. Babam bu özelliğimi bilir mi? Hayır, sadece yazdığımı ve gevezeliğimi bilir. Psikolojiye olan ilgimi ne bilir ne de umursar.. Hayatımda olup bitenlerin çoğundan bihaber yaşar hayatını. Onun için varsa yoksa zengin olmaktır aslolan. Hayatı boyunca zenginlik uğruna ter döktü ve şu an ve belki ben kendimi bildim bileli yurtdışı yasağında bir adam.. Yani bir şeyi sadece istemek ya da istediğin şey için deli gibi çabalamak yetmiyor, kişisel özelliklerin ve hayatında kurabildiğin denge oranında başarılı olabiliyorsun. Hayatta tek önem verdiğin şey iş hayatıysa aile hayatında mutlu olamaman son derece doğal, olursan bir bokluk var demektir. Yani sorun eşinde ya da evlatlarında değil, sorun bizzat sensin zaten.
Daha düşünmeden unuttuğun biz senin için her daim ayakbağıydık. Çoğu seçeneği düşünmeden kaldırıp attın. Hayatımın hiçbir döneminde ailece karar alınmadı. Hayatımın hiçbir döneminde anne baba arasında salt saygıya tanık olmadım. Her birimiz kavgaya, delirmeye, yıkıp dökmeye bir adım uzaktaydık. Bütün sülalem böyledir... Kavga anında her erkek (ve bazen kadınlar) her türlü hakareti etme hakkına sahiptir. Birkaç dakika her şey eskisi gibi olsun isterler ve karşısındaki insan da gayet normal olarak sinirlenmişse evde kıyamet kopar.. Her an kıyamet kopardı bizim evde. Sülale kavramından nefret ettim mesela. Herkes dip dibe yaşadı, dip dibe yaşlandı. Ama ailede en çok sevilen kişi olan dedem, ölürken yanında sadece anneannem vardı, biz yetişemedik. Anneannem de doktorlar gelene kadar vardı, doktorlar içeri almadılar sonra, o arada da dedemi kaybettik. KİŞİ YALNIZ ÖLÜR. KİŞİ YALNIZ DOĞAR. VE KİŞİ HER DAİM YALNIZDIR.
Bizim ailede düşünmek yoktur. Yaşanır hem de bodoslama. Konuşmalar da hep öylesinedir, öyledir. Karşıdaki insan önemini ve insanlığın yitirir kavga anında, onun sadece eti vardır o öfkelenemez, onun onuru kırılamaz mesela hakkı yoktur. Ama onurunu kanıtlamayan adama da onur kırıcı söz söylemenin yıkımı çok büyük olmamalıdır mantiken...
Neticede halihazırda aldığım kararları açıklamam gerekirse:
Büyüyeceğim. Büyüdüm. Emekleme dönemimi noktaladım. Ayağa kalkacağım, kalkıyorum hem de yalnız başıma. Ne o ne annem ne başkası, kimsenin faydası dokunmaz bana. Kimseye de güvenim falan kalmadı. Kendi kendime verdiğim zararın ötesinde kimse zarar veremedi bana şu güne kadar. Bırakıyorum zarar vermeleri de el üstünde tutmaları da.. Bir defa kal dediğim adam gitmek istiyorsa gidecek, gitme demem artık. Kalmasını isteyebileceğim tek insan kendimim. Yeniden inşa etmem gereken bir kişiliğim var. Ya da pürüzlerini törpülemek zorunda olduğum. Yaralarımı kendim iyileştirebilirim ancak... Klasik Türk mantığı; herkes kendinin doktorudur.. :)
Şu güne kadar hissetmediğim nefreti, edinmediğim düşmanı bundan sonra da hissetmeyeceğim, edinmeyeceğim. Sevgiye çok yerim yok, ama daha çok yerim olacak sevmelere.. Belki daha az insan tutacağım çevremde, ama daha çok işim olacak yapılacak. Daha huzurlu olacak evim, odam, daha huzurlu olacağım ve daha çok huzur verebileceğim etrafa. Çekip gidebilmek istediğimde beni buraya zincirleyen hiçbir şeyim olmayacak; kalmak istediğimde zincirlerimden değil, kendim istediğim için kalacağım.
Hayat, biz onu zorlaştırmadıkça hiç de zor değil.
İlişkiler her daim zor; ama hayat değil.
Zaten, hayat dediğin nedir ki? Yaşadığın şey işte. İçinde senin olduğun bir şey, başka ne anlamı olabilir ki?
Baba, senin evlat kimliğine soyadını dahil etmiş adam demek. Ucunda seks var işte, başka bir şey yok.
Anne, onda bir sürü şey var da ; iyileşmesi gerek işte..
Sevgili.. İstediğin ve istediği oranda kalıcı, ama her daim gitmeye yakın. Olmaması mı daha iyi olması mı bilmiyorum; ama ben yoksam o da yok.. Ölüm gibi.
İyi geceler..
20100827
Büyüyeceğiz, yaşımız büyüdükçe küçücük kalamayışımıza hayıflanarak, yaşlandıkça daha da küçülerek, her sene biraz daha ciddiye alarak şakaları, mumları asla üflemeyerek; yaşadıkça büyüyecek lanetimiz, büyüdükçe bildiğimiz küfür sayısı artacak.. Ve biz büyüyeceğiz, hayallerimiz hergün daha da küçülerek, biz hep daha da azla yetinerek, yetinemeyerek de çoğu zaman, birgün "büyüyememiş" olarak anılırken, ertesinde "büyümemiş" olarak öleceğiz, belki çok yaşlı ve bunamış, ama belki değil kimbilir..
Hıhı.
Bir adam öldü bu sabah biz uyurken, uyandırdılar bizi biz taşıdık adamı, adam ölürken yalnızdı yabancı adlar ya vardı ya yoktu, sonra kaybettiklerimiz kervanına katıldı biz uyandık. Yarın yeni bir ölüm doğurmasa günümü, daha müteşekkir olabilirim; ama olmaya da bilirim..
Sonrasında büyüklerce hakkında konuşulan bir küçük kız olduğumu öğrendim, yanlış yoldaki büyümemiş herhangi bir kız. Nicesinin kendi bedenlerindeki kendi et parçalarında sorumlu ve sorunlu bulmadıkları randevular sebep oluyordu bağırıp çağırmalara. Ama nesil farkımız vardı, onlar büyük ben küçüktüm.
20100824
sus.
"Monologsal hayatımı diyalog gibi gören üçüncü şahıslara ikinci sınıf muameleyi bile hak görmüyorum."
Gidiniz ve benim için yas tutan birçok kişiden biri olunuz!
24.09
Zaman inanılması güç gelişmelere gebe ya da biz çiftleşmeye haddinden fazla anlam yüklüyoruz.
Ki her daim şaşırtamazken acılar, biz acıları dayanıklılığımızla şaşırtıyoruz.
Felç iniyor biz isyan edemiyoruz; ama o hâlimizle bile "ötekilerin" duyamayacağı acıları duyuyoruz.
Çünkü biz bedenimizle değil ruhumuzla yaşıyoruz: Ruhumuz öldü.
Hani "tanrıya" dibine kadar inanıyoruz; ama "tanrı öldü" ya..
Bizler zavallılığımızla bilgeyiz ve bilgeliğimiz zavallı kılıyor bizi.
Kimse bilemez içimizde büyüttüklerimizi ve yüzeyde çırpınan "eski" dostlarımızın tümüne ne denli nefret beslediğimizi.
Bizler, olanı olduğu gibi alan ama oluşunu sorgulayan azınlığız ve aldıklarımız beş para etmez.
Birinci tekillere veda edilmez; birinci tekil yokken fiil çekimlerinin canı cehenneme!
Ama birinci çoğullara da yönelebilmek ihtimali bağlayabiliyor bedenimizi ruhumuza ve gülümseyişler anlam kazanabiliyor kimi zaman.
Boşluk debelenmek için değil soluksuz kalırcasına ölmek demektir. Boşlukları çok severim.
Tüm ölümler kıymetli değil ama bazıları var ki cisimleniyor, yanağına yerleşiyor tüm ahengi ve görünmez boşvermişliğiyle ve bir o kadar umursarcasına. Öyle bir yerleşiyorlar ki her tebessümünde gene görünmez kanları döküyorsun gözlerinden, "öldüresiye" yakıyor "canını" çünkü..
Kardeşlik varsa eğer, dünyanın yalnızlığı bundan.
Ya da biz, "tutunamayanlar" gösteremiyoruz dünyaya yalnızlığın ne denli kıymetli ve güzel olduğunu; çünkü dünya da diğerleri gibi, görmüyor bizi.
Liderliğim kendime ve yalnız ruhuma, bedenim bir süre umursanmayacak.
Ama hâlâ umut etmek için bahanelerim var ve onlar, yalnızlığıma sarılarak sığınılacak ümitler.. Aksi düşünülemez.
Fark ediyorum içimdeki düğümleri, daha çok kulak kesiliyorum düşen damlaların asfaltta çıkardıkları hüzünlü sese. Fark edişlerimin tüketişine hep razıymışım; ama belki ben de o uyuyanlardanmışım.
Çünkü, "yaşam bir uykudur uyanan ölür".
Foggia
Foggia notları.
Gideceğim gün, maaile otogar vedalaşması faslında uzaktan beni izleyen birisini fark ettim: Seneler senelerce benim olmasını düşleyerek sabırla beklediğim küçük adam. Beni geçirmeye gelmiş başka bir şehirden, sessiz sedasız. Sarıldık, azıcık konuştuk, çok üzgündü, benim tüm ailem ona nefretle bakıyordu. Ben otobüse bindim, otobüs kalktı, ben giderken mesaj geldi: " Her şeye rağmen, en önemlisi de bana rağmen gülümsedin.. Ve gittin!.."- Unutulası değildir o an..Ama gülümsenesidir :)
Anlamasan ne olur? Dünyadaki en çok korktuğun şey anlaşılamamak mı? Ama pardon da, bu kadar akıl sınırlarını zorlayacak ne anlatıyorsun? Gerizekalı adamlara anlatmaya çalıştıklarını akıllı adamlar haydi haydi anlarlar.. Sen ne kadar anlıyorsun? Hani anlaşılamamaktan dem vururken anlamamakta direttiğin senin hiç mi olmuyor?
Hepimiz egosunun tutsakları ve sınırlarını kendince şişiren zavallı toplumsal asileriz.
20100823
evet?

Gece olmayan bir saatte dinlenilen Gafsa saati bir anda sabaha an kalaya getirdi. Bunun için de yaşanılabilir bu hayat. Duyulan ağır kokular arasında temizliği yurt edinebilmiş bir iki insanı sevebilmek için açılır duygular, bırakılır ki aksınlar. Coşsunlar hatta. Zorlamadan nefes alabileceğimiz yerler kaldıysa bu yakınlarda, bir iki yere zulalamalı ama kalmamışsa ki kalmadı, astımlı dünyalılar dışındaki canlılarla sürdürmeli iletişimleri.. Yaşatılacak değerler kaldıysa öldürmemeli, yaşatılacak bir beden varsa yaşatmalı, direnmeli! Ama öldürülecek olan öldürülmeli, dökülecek kan acıtmaz ruhu, kirletmez. Yüceltilebilir şeyler sevilmek için değil yüceltmek için mi varlar, madem o kadar yüceler neden benim yüceltmeme muhtaçlar? Sevdiğim her ayrı nesne ve her ayrı birey sevmedi beni, beni sevebilen nesneleri ben nesne gibi göremem ki. Kurduğum birkaç saçma cümleyi yan yana yazdım, ne satır atladım ne paragraf; söylemiştim size, zaman zaman saçmalarım..
20100822
Otur ve yaz düşlerini düşüncelerini kendini onu bunu.. Yaz, biliyorsun yazmayı, ekstra bilgiye gerek yok. Düşünmeyi öğretmiyorlar sana, öğretmeyecekler. Yaratmayı, mutlu olmayı da öğretmeyecekler. Özel hayatı da, bireyselliğin önemini de, senin sen olarak kıymetini de, senin hergün sabah bilmem kaçta kalkıp okul yollarına düşmüş bir bedenden ötesi olabileceğini de öğretmeyecekler. Kadın olmayı da insan olmayı da anlatmayacaklar sana. Neyin önemli neyin önemsiz olduğunu da. Başkalarının seni eleştirdiği kadar var olduklarını da öğretmeyecekler. Kimin fikrinin önemli kiminkinin önemsiz ve en önemlisinin senin kendi fikrinin olduğunu da öğretmeyecekler. Dilediğince düş ve dilediğince kalk kimse umursamayacak. Kimsenin umursamayacağı bir aynı geleceği hayatına iliştirmen için para alan bir nesilce yetiştirildin sen. Bildiğin tek şey okumak ve yazmak: İyisi mi, sen yaz.. Her şeyi yaz. Okudukça yaz. Yazdıkça da oku... Ki onlardan farkın olsun.
20100817
Hayalin Ne?
Dinç, istekli aktif yaşamak. Enerjimi ve yaşam sevincimi son damlasına kadar tüketmek. Dünyanın dört bir yanından farklı insanlar tanımak. Kendimi büyütmek, geliştirmek, tanımak. Ülkemi ve dünyayı dolaşmak, görmek ve kişisel refah seviyemi arttırırken şu zavallı dünyaya da bir faydamın olması.
Ben Bir Savurganım.
Eskiden samimi olan her şeyin şimdi ticari olduğunu bilmeye takılmıyorum ama ben galiba daha az para harcaması gerekenlerdenim. Ya da aslında eskiden samimi olduğunu sandığım şeyler de her zaman ticariydi de ben çok samimiydim. Gene de hep daha az para harcamalıyım.
ben bir hayalperestim
Keyif yapmaya bayılıyorum, benim için yaşam tarzı halini almış durumda. Sabah sabah türk kahvesi lokum ve kırmızı tepsi sefası ile ayaklarımın üzerinde uyuyan yumuşak adam kedi keyfi bugünü güzel yapan bir sürü şeyden sadece biri. Paria ve Paris'in bloglarını okudum kahvemi içerken, iki kat keyif. Bir avuç da badem yedim Bim'in tescilli markası SimbaT 'tan. Canım da tavuklu sandviç istedi zart diye. Evet hayatımı bu şekilde geçirmek istiyorum ben. Mesela sabahın son saatlerine kadar uyumak istemiyorum, saat altı dedin mi ben ayakta olayım. Dişimi fırçalarken kendime gülümseyeyim, pozitif cümleler kurup beynimi şartlayayım. Sonra hiç zorlanmadan pat diye zarif kıyafetlerimi giyip kendimi hareketli ve muhteşem ofisime atayım! Herkesten farklı olarak iğrenç kırmızı eşşek kadar dosyalarım yerine renkli eşşek kadar defterlerim olsun, renkli kağıtlarım olsun, kocaman masam ve kocaman bir koltuğum ve küçücük bir bilgisayarım olsun. Mesela ben beyaz kahve fincanında kahve içmekten keyif alıyorum ve evimde beyaz kahve fincanım olmadığı için en yakın zamanda gidip alacağım bundan! Mesela ben dekorasyon dergisi okumaya bayılıyorum, yarın birgün kendi tasarlayacağım kendime ait evimde otururken tebessümle anacağım bu hobimi biliyorum. Ya da sodayı tamamen bitirebildiğimde mutlu oluyorum ben! Canım bir şey yemek istediğinde kendimi tutup iki dakika sonra onu unutma huyumu da seviyorum. Bin tane şeyi merak etmeyi de seviyorum. Yalnızlığımı da sevmiyor değilim, eskiden daha çok severdim ama karamsar olduğumdandı o. Şimdi bu keyiflerimi paylaşmak zorunda olmadığım ve hepsi benim olduğu için mutlu oluyorum :) Ama tabi arada bir en ufacık keyif anlarını sevdiklerimle yaşamaya bayılıyorum, o ayrı.. Otobüsü keyfe çevirmeyi, en çok da mp3çalarımı seviyorum. Anneme bayılıyorum mesela, o kadar güzel ve o kadar ümitli ki! Mesela telefonumdaki tüm kontörü zart diye uzun süredir konuşmadığım arkadaşlarımı arayarak bitirmek beni mutlu ediyor; arayacak kimsem yoksa kontörün ne faydası ve ne anlamı var ki! Ne diye zorlaştırayım ki kendime hayatı? Bu hayat zaten benim :) Günden güne değişen ruhhalimi de seviyorum. Dün gece fark ettim surat asma huyumu kendim bile umursamaz hale gelene kadar sorun etmeyen insanlar var etrafımda, hani beni biliyorlar.. Ne kadar güzel :) Bu blogda kendi kendime konuşmayı da sevdim valla.. Çok sevdim.
20100814
Ben Bir Deliyim
Hayatımı saçmalayarak kazanıyorum, mutsuzluğa mahkum ettiğim kendimi her sabah yatağımdan kovup her gece koynuma alıyorum. Kazanmadığım parayı genellikle yok olmak için harcıyorum ve birgün kazanacağım parayı yerleştireceğim alanlar yaratıyorum boş odamda. Zengin olunca kitap yazacağım, zengin olmadan önce de blog yazmak istedim. Tapındığım kişilerin müritleri olmayı hakedemediğim için şu an yalnızca kendime tapıyorum, ibadetlerim genelde boşa gittiği için hemen arkasından da bir küfür yolluyorum havaya.
Yaşamak için gitmek istedim, eskiden gitmek için yaşardım. Akılsız beynimi çirkin bedenimin en tepesinde taşıyorum ama en önemli aidiyetlerim en aşağıdalar. Akıllı beynimi ne yaptığımı bilmiyorum; paramparça olduysa toplanabilir mi; nereye koydum bulabilir miyim. Çekmecelerde soluk alıp veriyorum ve dünya dönüyor, kapı çalıyor telefon susmuyor yalnızlığımla baş başayım, deliliğime dönüyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

.jpg)


